HABER

Tünelin sonu karanlık

Kimin aklına gelirdi, ABD’nin New York kentindeki Wall Street’in Amerikan gençliği tarafından işgal edileceği ve bunun diğer Amerikan kentleriyle tüm dünyaya dalga dalga yayılacağı.

Kim tahmin edebilirdi ki, Viet Nam savaşından sonra üzerine ölü toprağı serpilen Amerikan halkının “Biz yüzde 99’u temsil ediyoruz” diyerek ekonomik krizi çıkaran milyarderlerin kapısına dayanacağını ve ABD’deki servetin yüzde 40’ını, nüfusun yüzde 1’inin elinde bulunduranlara hem de belirli bir felsefesi olmadan tepki göstereceğini.

Halkı sokaklara döken, ABD’deki ve Avrupa’daki ekonomik krizin her ne kadar 2008 yılında başgösteren mali krizden kaynaklandığı, tepkilerin de buna karşı yapıldığı söylense de, bunun pek doğru olduğu söylenemez.

Niyetim karamsar bir tablo çizmek değil, ama bugün dünyamızda gelinen son durumda insanlar tünelin sonunda bir ışık göremiyor artık. İnsanlar tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik krizin çözüleceğine inançlarını yitirmeye başladılar.

Bu krizin temeli aslında daha eskilere dayanıyor. OECD raporları, gelişmiş 30 ülkede 80’li yıllardan bu yana gelir dağılımındaki büyük eşitsizliğin artarak günümüze kadar devam ettiğini gösteriyor.

Gerçi, bu bardağın hangi yarısına, bardağın dolu yarısına mı yoksa boş yarısına mı baktığınıza bağlı.

‘Bu insanlık tarihi boyunca böyleydi, yeni bir durum değil ki! Geçmişte de sıkıntılar, krizler, savaşlar yaşandı, savaşlardan, açlıktan milyonlarca insanlar öldü, bu devran böyle sürüp gidiyor’ diyebilirsiniz de. Ama dünyamızın bugün içinde bulunduğu bu durumu iyimser değerlendirmek için ya tünelin sonunda ışığı görebilmek ya da tünelin uzunluğunu sezebilmek gerekiyor.

Doğu blokunun çözülmesinin, Berlin duvarının yıkılmasının ardından bir taraftan küreselleşme, yeni dünya düzeni, Avrupa Birliği’nin Doğu’ya genişlemesi, serbest piyasa ekonomisinin dünyaya hakim olması vs. gibi tek kutuplu bir dünyaya doğru yol alınırken ve toz pembe tablolar çizilirken, diğer taraftan da gelişmiş ülkelerde hali hazırda var olan eşitsizlikler de büyümeye başladı. Giderek artan yoksulluk, işsizlik ve eşitsizlikler karşısında deve kuşu gibi başını toprağa gömen politikacı ile halk arasında büyük bir güven bunalımı yaşanıyordu ve bunun bir gün bir yerden patlak vereceği belliydi.

Gelişmiş Batı ülkelerindeki sağ partiler giderek güçleniyor, merkez soldaki partiler de Danimarka’daki gibi sağ partilerin dümen suyundan gitmeye başlamıştı. Özellikle 2001 yılında İkiz Kulelere yapılan terör saldırıları ardından yeni bir düşman bulunmuştu. O da totaliter rejimlerin, despot liderlerin hakim olduğu yoksul Müslüman ülkelerdi.

Bunun için yeni bir savaş ekonomisi geliştirildi. Başını ABD’nin çektiği Batılı koalisyon güçlerinin Afganistan ve Irak’ta yürüttüğü savaşın bedelini o ülkelerdeki insanlar canlarıyla, mallarıyla öderlerken, kendi ülkelerinde de halk bu savaşın ekonomik bedelini işsiz kalarak, yoksullaşarak ödüyordu.

Bütün bunların yanısıra mali sektörün emlak spekülatörlerine milyarlarca dolar kredilerek vererek, onların sahte değerler yaratmasına önayak olmaları ve büyük karlar elde ederek riskli yatırımlar yapılmasını sağlamaları bardağı taşıran son damla oldu.

Bu da yetmezmiş gibi, izlenilen yanlış politikalar nedeniyle insanlığın geleceğini tehdit eden çevre felaketleri de giderek artmayı başlamıştı.

Finans sektöründeki çöküşün de bedelini, savaş giderlerininki gibi halka ödetmeye kalkıştılar. Borç krizi batağına saplanan Batı, şimdi bu sorunu nasıl çözeceğini, batan bankaları, batan ve batmak üzere olan ülkeleri nasıl kurtaracağını, ekonomik krizden nasıl düzlüğe çıkacağını bilmiyor.

Ama yoksulluğun, işsizliğin, sosyal huzursuzluğun çığ gibi arttığı bu dönemde milyonlarca işsiz genç, Amerika’dan Yunanistan’a, İspanya’dan İngiltere’ye, Tokyo’dan Avustralya’ya kadar dünyanın dört bir yanında sokağa dökülmüş durumda ve bu gidişata bir dur demek istiyor. Adaletsizlik, işsizlik ve yoksulluk öfkeleri bankalara, finans sektörüne yöneltiyor ve halk kendi hareketini başlatıyor. Wall Street’i İşgal Hareketi kendini, lideri, siyasi sözcüsü olmayan sadece sosyal medya aracılığıyla toplanan bir direniş hareketi olarak tanımlıyor.

Vahşi kapitalizme karşı 17 Eylül’de New York’ta başlayan ve tüm dünyaya yayılan bu öfkeli hareket, adaletsiz dağılım ve yoksulluk devam ettiği, küresel servetin yüzde 85’ini, dünya nüfusunun yüzde 15’i elinde bulundurduğu sürece devam edecektir.

cengiz.kahraman@haber.dk

by
Exit mobile version