Ölüm, hayatın en sade gerçeği; ama asla sıradan olmayan bir vedadır.

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Ölüm hiç yakışmaz bir sevdiğinize…
Her ölüm erken ölüm, yarım kalmışlıktır.
Söylenecek sözler, yaşanacak anlar, birlikte edilecek nice kahvaltılar, kutlanacak doğum günleri, düğünler, gezmeler..
Tüm hayallerin üstünü örter kara toprak ve siz “keşke “lerle, “belki”lerle o toprağa emanet edersiniz sevdiğinizi…”
İşte tam da böyle… Birkaç yıl önce, benden dört yaş küçük olan İzmirli bir arkadaşımı ve geçen günlerde de ablasını toprağa emanet ettik. Aklıma takıldı. Ölüm düşüncesi, ruhun bedenden ayrılış hali. Bu konuda abartmadan konuşmak olası mı?
Ölüm, hayatın kaçınılmaz ve en gizemli gerçeği. İnsanlar yüzyıllar boyunca ölümü anlamaya, kabullenmeye ve onunla başa çıkmaya çalışmışlar. Şairler, yazarlar, filozoflar ve düşünürler, ölümün derin anlamını ve hayatımızdaki yerini defalarca tanımlamaya çalışmışlar.
Uzun yıllardır tanıdığım, aniden ve habersiz ölen bu iki kardeşe, arkadaşlarıma veda etmek zorunda kaldım. Biri aramızdan ayrıldığında söylediğimiz veda sözlerinin ve cenaze töreninin, artık aramızda olmasa da bizimle konuşmaya devam eden merhumun acısını ve anısını paylaşma fırsatı sunan önemli bir ritüel olduğunu düşündüm.
Ölüm asla bitmeyen bir sohbettir. İlk veda vardır, ama asla sonuncusu olmaz. Ölülerin asla yanıt vermeyeceğini düşünüyorsak yanılıyoruz. Sorularımızı sormaya devam ediyoruz ve ölüler de onlara dair anılarımız aracılığıyla konuşmaya devam ediyor.
Unutulma ya da kendi ölümümüz sohbeti sonlandırabilir. Ancak bu, veda etmekten farklı bir şeydir. Batıl inançlı insanlar hayaletler görür ya da ölüler tarafından rahatsız edilebilirler. Ancak sevdiğimiz insanlar bizi rahatsız etmez. Bize hediyeler vermeye devam ederler. Onları hatırladığımız sürece, onlar da gitmezler. Ve hafıza, birçok odası ve kapısı olan bir evdir; onlar hayattayken hepsinden geçmedik. Şimdi kapılar bizim için açılıyor.
Toprağa verdiğimizi en son ne zaman gördüğümüzden bağımsız olarak, hepimiz kalbimizde hâlâ uzun bir zaman kaldığına dair umutla ayrılırız; birlikte hayatı keşfedip deneyimlemek için, veda etmek için zaman vardır. Şimdi, geriye dönüp baktığımızda, ölümün esintisinde aniden çarpan bir kapının sesi kadar gerçek dışı ve kesin olan bir buluşmanın anısına ayrı ayrı odaklanmalıyız.
Tabutun etrafında toplanıp, ilk vedamızı ederiz. Birbirimizin gözlerinin içine bakıp el ele tutuştuğumuzda bunu hissederiz. Sanırım sevdiğimizin artık ölmüş olması hepimiz için o kadar gerçek dışıdır ki. Bir gün gerçek olsa da. Ama bu sadece ilk veda. Daha niceleri, nice sohbetler, nice buluşmalar olacak hafızalarda. Her hatırladığımızda, eskiden olduğu gibi, hâlâ da zengin bir insan olarak bizimle konuşmaya devam edecek. Ve her hatırladığımızda, birbirimizi gördüğümüzde yaptığı gibi, bize yeni bir şeyler anlatacak.
Hayat, doğumla başlar ve ölümle sona erer; aradaki zaman ise bizim öykümüzdür.
Doğumun getirdiği sevinç, ölümün acısını unutturamaz; ama her ikisi de hayatın vazgeçilmez parçalarıdır.
Gerçek bir vedalaşmanın yolu yoktur.
En kolay katlanılan ölüm acısı, başkalarının ölümüdür.





























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.