1980 darbesi sonrası Türkiye’yi insan hakları üzerinden sert biçimde eleştiren Avrupa’nın, bugünün savaşları ve küresel krizleri karşısındaki sessizliği yeni bir tartışmayı büyütüyor: İnsan hakları gerçekten evrensel bir ilke mi, yoksa siyasi çıkarlara göre kullanılan bir araç mı?

Foto: AI/Haber.dk
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
1980 darbesi sonrası Türkiye’de yaşananlar, sadece bir ülkenin değil, bir dönemin utanç arşividir. Binlerce insanın düşüncelerinden dolayı gözaltına alındığı, askeri mahkemelerde yargılandığı, işkence iddialarının sıradanlaştığı bir karanlık dönem… O yıllarda insan hakları ihlalleri artık istisna değil, adeta sistemin kendisiydi.
O günlerde Avrupa Birliği ve Avrupa devletleri yüksek sesle konuşuyordu. Kınamalar yapılıyor, yaptırımlar tartışılıyor, Türkiye “insan hakları sicili” üzerinden sürekli bir baskı altında tutuluyordu. Avrupa kendisini “evrensel değerlerin bekçisi” olarak sunuyordu.
Sorun şu: O bekçilik iddiası bugün nerede?
Bugünün dünyasında tablo daha da ağır. Savaşlar, kitlesel sivil kayıplar, otoriterleşme eğilimleri ve açık insan hakları ihlalleri karşısında Avrupa’nın sesi çoğu zaman ya cılız çıkıyor ya da tamamen stratejik hesaplara teslim oluyor. İlke dediği şey, artık çoğu zaman çıkar dengelerine göre ayarlanıyor.
Bu noktada sert bir soru kaçınılmaz hale geliyor. Avrupa’nın insan hakları dili gerçekten evrensel bir vicdanın sesi mi, yoksa yalnızca uygun gördüğünde devreye soktuğu bir siyasi araç mı?
Çünkü geçmişte Türkiye gibi ülkelere karşı oldukça hızlı işletilen “ahlaki refleksler”, bugün küresel güç dengeleri söz konusu olduğunda belirgin biçimde yavaşlıyor, hatta kimi zaman tamamen susuyor. Bu suskunluk, sadece bir diplomatik tercih değil; aynı zamanda değer iddiasının aşınması anlamına geliyor.
Daha açık söylemek gerekirse: Avrupa’nın sorunu artık sadece “nerede durduğu” değil, nerede susmayı tercih ettiği.
Avrupa Birliği bugün de hukuk devletlerinden oluşuyor, demokrasi ve insan hakları gibi kavramları kendi kimliğinin merkezinde tutuyor. Ancak bu kavramlar, eğer yalnızca kimi coğrafyalarda ve kimi aktörlere karşı hatırlanıyorsa, evrensellik iddiası kaçınılmaz olarak çöker.
Bu çifte standart sorunu yeni değil, ama bugün daha görünür ve daha savunulamaz hale gelmiş durumda. Çünkü dünya artık sadece Batı’nın tanımladığı bir ahlaki hiyerarşi içinde işlemiyor; izleyen, kaydeden ve hatırlayan daha geniş bir küresel bilinç var.
Türkiye’nin geçmişte yaşadığı ağır ihlaller nasıl unutulmamalıysa, bugünün sessizlikleri de aynı hafızanın parçası olmalı. Aksi halde insan hakları söylemi, yalnızca güçlülerin elinde esnek bir diplomatik dile dönüşür.
Sonuç basit ama rahatsız edici. Eğer insan hakları gerçekten evrenselse, bu evrensellik coğrafyaya, müttefike ve çıkara göre değişmemelidir. Değişiyorsa, ortada ilke değil, yalnızca çıkar vardır.





























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.