Güneş her yerde aynı güneş. Aynı yakıcılık, aynı aydınlık, aynı gölge.Ama biz ona aynı anlamı vermiyoruz.

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Vietnam’da, özellikle Vung Tau gibi sahil kentlerinde sabah sokağa çıktığınızda bunu hemen fark edersiniz. Motoruna binmiş bir kadın düşünün: Üzerinde uzun kollu bir gömlek, dizlerine kadar uzanan bir pantolon, ellerinde eldiven, yüzünde maske, gözlerinde iri camlı bir gözlük… Tropikal sıcağın ortasında neredeyse tek bir parça ten görünmez. Bu bir abartı değil; yerleşmiş bir korunma alışkanlığıdır.

Sahilde başka bir görüntü vardır. Deniz kıyısında plastik sandalyeye oturmuş yaşlı bir kadın… Şapkası yüzüne gölge düşürür, yüzünde kalın bir beyaz krem tabakası vardır. Uzaktan makyaj sanırsınız; yaklaştıkça bunun güçlü bir güneş koruyucu olduğunu anlarsınız. Bu beyazlık yalnızca güneşe karşı bir kalkan değildir; geçmişten gelen bir anlayışın izidir.
Çünkü burada bronzlaşmak, uzun yıllar boyunca güneş altında çalışmak demekti. Tarlada, balıkçı teknesinde, pirinç ekiminde geçen saatler… Ten koyulaştıkça emeğin izi belirginleşirdi. Açık ten ise gölgede kalmış bir hayatı, kapalı mekânda çalışmayı, daha rahat bir yaşamı çağrıştırırdı. Böylece beğenilen güzellik ölçüsü, sessizce toplumsal konumla iç içe geçti.

Bugün bu anlam eski keskinliğinde olmasa da etkisi sürüyor. Genç kuşak dünyayla daha çok iletişim alinde; farklı beğeniler dolaşıyor. Ama sokakta değişmeyen bir eğilim var: Güneşten sakınmak. Özellikle kadınlar için açık ten bugün de güçlü bir güzellik ölçüsü. Kozmetik dükkânlarının vitrinlerinde “cilt beyazlatıcı” ürünlerin öne çıkarılması sıradan bir durum.
Türkiye’de ve Avrupa’da ise tablo neredeyse tersine dönmüş durumda.


Yaz sonunda işe dönen birini düşünün. İlk söylenen söz çoğu zaman şudur: “Ne kadar bronzlaşmışsın!” Bronzluk burada bir övgüdür. Deniz görmüş olmanın, dinlenmiş olmanın, yazı yaşayabilmiş olmanın kanıtı sayılır. Bir bakıma, zamana sahip olmanın işaretidir.
Akdeniz kıyılarında şezlonga uzanan insanları hatırlayın. Güneş yağı sürülür, saatlerce güneşte kalınır. Tenin koyulaşması sabırla beklenir. Burada güneşten kaçılmaz; ona yaklaşılır. Bronzluk sağlıkla, canlılıkla, iyi yaşamla özdeşleştirilir.
Aynı güneş. Ama bir yerde sakınılan bir güç, başka bir yerde aranan bir iz olur.
Belki konu yalnızca güzellik değildir. Belki konu, toplumların geçmişlerini tenlerinde taşıma biçimidir. Bir coğrafyada açık kalmak rahat bir hayatın simgesi olmuş, başka bir coğrafyada koyulaşmak dinlenebilmenin göstergesine dönüşmüştür.
Güneş değişmez. Ama insan, ona bakarken kendi tarihini görür. Biz, farkında olmadan tarihimizin gölgesi ya da ışığını yüzümüzde taşıyoruz.































Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.