Ölüm ve yaşam. Minicik belli belirsiz birbirinden bir çizgi ile ayrılan. Ayrıştırılan. Cennet ile cehennemden oluşan farklı iki dünyanın birbirinden bıçak sırtı biçimindeki sırat köprüsüyle ayrılması gibi.
Ali Ekber BEYAZ
Bir veda yazısı. Birkaç defa dikkatle okudum. Öncelikle sindirmeye çalıştım. Belki biraz zaman aldı. Değerlendirmek için hiç de acele etmedim. ”Bazı insanlar öldüklerinde yalnızca bir bedeni alır götürürler.” Evet tabi ki de öyle. İz bırakarak giden insanlar için bu böyledir. Mustafa Aydınlı bedenini alıp giden ağabeyi Abdullah Aydınlı için duygusal olduğu kadar Anadolu insanının mertliği, yiğitliği, gözü pekliği ve cömertliğini de anlatarak Ağabeyine veda etmiş. Anadolu insanı bütün bu vasıflarını acaba saflığından, duruluğundan mı alıyor demeden edemiyorum.
Mustafa Aydınlı’ nın bu veda yazısı bireysel bir tahlil ya da analizden öte sosyolojik bir tahlil aslında. Bu Anadolu’nun kırsal kesiminde yetişen ve kentlere taşınan ancak kırdaki kazanım ve deneyimlerini bütün dış etkilerin zorlamasına karşın bir türlü kentlileştiremeyenlerin yaşantılarının ve sosyal ilişkilerinin derin bir tahlili. Bu tahlilde eskiden sık sık rastladığımız mahalle ağabeylerini gözümde canlandırdım. Koruyan, kollayan. Babacan oldukları kadar da ciddi, asık suratlı. Sert bir kaya gibi. Ödün vermekten kaçınan. Anadolu insanı. Sıradan, doğallığını hiç yitirmemiş. İçten, saf, temiz, dürüst ve güven veren. Ve cesaretini, gözü pekliliğini cahilliğinden alan. Derin ve ayrıntılı düşünemeyen insan tipi. Emeğini değer üretmekten esirgemeyen, çalışmaktan gocunmayan, saf, sade ve dürüst. Acaba bütün Anadolu insanı böyle mi? Sanmıyorum. Abdullah Aydınlı gibi yaşayanların bu davranışları aynı zamanda belki de özü köklerine gizli yaşam kültüründen kaynaklı. Eğitimleri kendi kültürleriyle yoğrularak kazanılmış. Mektepli değil, alaylı. O kültürü o kadar özümsemiş olmalılar ki yaşamlarında yol gösterici olarak görmüşler ve uygulamışlardır. Ve medrese (özellikle bu ifadeyi kullanıyorum) eğitiminin kazandırdığı şark kurnazlığından arınmışlardır cahil olarak görülen bu Anadolu insanları. Varı yoğu kendisi. İnsan olarak, insan kalarak. İnsan gibi yaşayarak. iz bırakarak giderken. Anadolu’nun mert, dürüst, cefakar, vefalı, saf ve arı insanları. İçleri dışları bir. Anlamak için kısacık bir yol yürümek bile yeterli.

Abdullah Aydınlı
Abdullah Aydınlı’yı tanımadım. Ancak yaşam alanlarım içerisinde az sayıda da olsa Abdullah Aydınlı gibi insanlarla karşılaştım. Mustafa Aydınlı ağabeyini o kadar içten ve bir o kadar da gerçekçi anlatmış ki Abdullah Aydınlı’ nın kişiliğini hiç de yadırgamadım. Anadolu’nun Abdullah Aydınlı‘larına çevremizde çok yerde rastlanılabilmekte. Onlarla karşılaşma olasılıklarımız her zaman var.
Her insanın bir yaşam öyküsü vardır. Bazılarınınki birbirine çok benzer ve sıradandır. Kısa bir sürede yiter gider. Kolay kolay da pek hatırlanmazlar. Bunlar insanlığın sessiz kahramanlarıdır. Çünkü yaşayan her insan mutlaka birilerinin kahramanıdır. Birilerinin gönlünde yara açmışlar ve yer edinmişlerdir. Ancak bu etki kısa sürelidir. Bu kahramanlarla ilgili yazılı anlatımlar yoksa kısa sürede birkaç kuşak sonra her gün binlercesi sönüp giden yıldızlar gibi onlar da yok olup giderler. Ancak bazılarının öyküleri öylesine sıradan değildir. Tarihin akışında iz bırakır. Nesilden nesile aktarılır bu insanların öyküleri. Sözlü edebiyata da dökülse yazılı edebiyata da dökülse ölümsüzleşirler ve tarih arşivlerinde hak ettikleri yeri alırlar. Mustafa Aydınlı için ağabeyinin öyküsü de böyle olmalı. Sıra dışı bir insanın yaşamından mini kesitlere bile fazla yer verilemeden. Acaba ayrıntılarında neler gizli. Düşünmeden de edemiyor insan. Sıra dışı bir öykü. Sıradan bir ölüm. Ancak her şeye rağmen geride bıraktıkları ve yaptıklarıyla tarihe iz bırakarak gidenlerden. Yani ”yalnızca bedenini alarak gidenlerden.”
Bu ölümün ardından yazılan yazı ile ilgili Emekli Edebiyat Öğretmeni Ali Ekber Eker ‘in içten yorumunu da ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi de düşünerek yoğun duygular eşliğinde okudum. Verilen toplumsal mesajları anlamaya çalıştım. Bu anlamlı değerlendirme yazısı da unutulmamalı.
Ölüm ve yaşam. Minicik belli belirsiz birbirinden bir çizgi ile ayrılan. Ayrıştırılan. Cennet ile cehennemden oluşan farklı iki dünyanın birbirinden bıçak sırtı biçimindeki sırat köprüsüyle ayrılması gibi.
Acaba gerçekten ölen bırakır gider mi yoksa yalnızca bedenini alıp gider mi? Geride bir şeyler bırakır mı? Geride bıraktığı yaşayanlar açısından bir değerlendirme yapılacak olursa sanıyorum yalnızca bedenini alarak gider. Ölenin tanıyanları açısından ölen geride çok şey bırakarak gitmiştir. Hiç unutmam babaannemin ölümünden yıllar sonra bile el izlerinin duvarlarda asılı kaldığını. Her yaylaya gidişimde onun el izlerini arardım duvarların kuytuluklarında. Öyle ki bu benim onunla gizli gizli buluşmam demekti masum çocuksu algılarımla. Aklımdan çıkmazdı hiç ne sürekli yaşmaklı örtüsü ne sırtındaki el örgüsü delmesi (yeleği) ne rengarenk bir kumaştan dikilmiş bandiği ne de bandik (yörede kadınların giydikleri şalvara verilen isim) üzerinde sürekli takılı haldeki önlüğü. O uzun boyuyla her şeye meydan okurcasına yürüyüşü gitmezdi gözlerimin önünden. Her yaylaya gidişim bir buluşmaydı babaannem ile benim için. Ölüm uzunca bir süre ayıramamıştı bizleri birbirimizden.
Yaşım 63. Bu kadar geçen zaman aralığında bu geride bıraktığım yıllar içerisinde çok sayıda ak saçlılarımız, yaşlılarımız, yaşıtlarımız ya da bizden daha küçükler ayrıldılar aramızdan. Bedenlerini alıp giderek toprağa sırlandılar. Tabi nice yaşanmışlıklarını nice acılarını ve sevinçlerini geride bırakarak. Her birini yaşadığımız her gün anma, yad etme gibi duygu ve düşüncelerimiz olamaz. Ancak bunlar arasından asla unutamadıklarımız, unutmadıklarımız da bulunmaktadır. Bunların bir kısmı, attığımız her adımda, kurduğumuz her sofrada, çalıştığımız her tarlada ya da işlikte hem yaptıklarıyla hem tavır ve davranışlarıyla hem verdikleri öğütleriyle hem de fiziki varlıklarıyla bizimle birliktedirler. Gözümüzün önünden ve beynimizden siluetlerini bir türlü çıkarıp atamayız. Bunun temel nedeni belki de bizim belleklerimizde bıraktıkları izlerdir.
Bir de henüz kimlik ve kişiliklerini bile bulamadan bebekliğinde ya da çocuk yaşlarında aramızdan ayrılıp gidenler bulunmaktadır. Onlar için her şey bulanık her şey gri her şey fulüdür. Öyle ki her yönüyle çok bilinmeyenli denklemler gibi. Bu bedenler tabutlara nasıl sığarlar heybetli duruşlarıyla. Bir türlü aklıma sığdıramam. Nasıl konulur, nasıl kıyılabilir bu bedenler tabutlara konulmaya. Endişe duyarım bu bedenlerin toprağa sırlanmasına. Onlar için ölümün soğuk yüzünü içine alan sıcacık toprak ana kucağı görevi mi görür acaba. Bu minik bedenlerle buluşurken. Yüzü soğuk olan ölümün iğrençliğine böylelikle mi katlanılabilir?
Hatırladığım ilk ölü Salim Dedeydi. Onu anılarımda ya yayladaki kendi evindeki sofra başında ya da geniş ailemizin henüz yeni dağıldığı günlerdeki çekirdek ailemizin köydeki evinin salonunda sedirdeki haliyle canlandırırım. Hayal meyal. Küçücüktüm. Henüz ilkokula bile gitmeyen bir çocuktum. Salim Dede yaylada ölmüştü. İnanamamıştım koskocaman yetişkin bir insanın ölümüne. Nasıl ölebilirdi ki yetişkin birisi. Belleğimde ölüm çocuklara göreydi o günlerde. Ölümün hep çocuklara özgü olduğunu düşünürdüm. Çünkü ölümle korkutularak büyütülüyorduk. Yayladan özel olarak yapılmış sal ile (üstü ve yan kısımları açık basitçe hazırlanmış bir tabut) köye getirilmişti. At sırtında. Bunları anlatılanlardan duymuştum. Evet sal at sırtında. Sal tamamen at sırtında mıydı? Ya da kısmen de olsa sürükleniyor muydu? Birden fazla at mı kullanılmıştı? Yayla ile köy arasındaki yol çoğunlukla taşlık ve kayalıklardan oluşuyordu. Ve çoğu inişti bu yolun. Bu yoldan gelirlerken Salim Dede sal üzerinde çok acı çekmiş miydi? Ceset bundan olumsuz etkilenmiş miydi? O çocuk aklımla keşke yolun tamamı Çangallı, Hakkının Çayırı, Gölün Ardı, Çakmak ve Köyün Düzü gibi düzlüklerden oluşsaydı diye düşünmeden edememiştim. Yolun bu kısımlarında hem Salim Dede hem de içlerinde babamın da bulunduğu küçük kervan hem yorulmaz hem de canları yanmazdı. Günlerce gözlerimin önünden gitmedi Salim Dedenin yol boyunca taşınması ve taşınmada görevli olan küçük kervandakilerin hayalleri. Hep beynimin bir köşesinde her an fırlamaya hazır halde kaldı. Salim Dedeyi son olarak cenazesi yıkanırken izledim. Aklımda kalanlar nelerdi diye sorulacak olursa birincisi Salim Dedenin gülen yüzü ve gülen gözlerinden hiçbir şey eksilmemişti. Sarı Salim olarak bilinen Salim Dedenin cesedi kefenin beyazlığını almıştı neredeyse. Bu aklımdan çıkmayan ikinci görüntüydü. Üçüncüsü ise Cemal Dedemin cenaze yıkanırken asla durduramadığı gözyaşlarıydı. O zaman algılayamamıştım kardeş kaybının bu kadar acı olduğunu.
Salim Dedenin cesedi gördüğüm ilk insan cesediydi. Büyüklerin izin vermemesine rağmen ceset yıkanırken çok yakından iyicene izledim. Sular döküldükçe cesedin arınacağını düşünerek. Su arındırır mıydı acaba bütün kirlenmişlikleri. Bunun farkında bile değildim.
Yıllar içerisinde nice cesetlerle karşılaştım. Artık sıradanlaşmıştı ölümler. Ölüm neydi? Tamamen yok oluş mu? Yoksa toprağa yalnızca bedenin sırlanması mı? Ne demekti toprağa sırlamak? Toprakla bir olmak mıydı? Yoksa topraktan gelenin toprağa dönüşü mü? Doğal bir döngü. Çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda bunu düşünemiyordum.
Ölüm hüznün kokusu muydu yoksa korkusu mu? Küçük yaşlardayken tamamen bir korkuydu. O yaşlarda ölümün de doğum gibi sıradan bir doğa olayı olduğunu düşünemezdim. Bugünlerde bile hüzünlü cenaze törenlerinde hep bir önceki ile bu tören arasındaki kalan süreç içerisinde içimizden hangi ak saçlıların eksildiğini düşünürüm. Oysa çoğu zaman ölüm yaş sınırı tanımamakta. Belki sözünü etmek istediğim doğal nesiller boyu süren sıralı ölümler. Evet nesillerin yok oluşu. Her gün birer ikişer yok oluyoruz. Kıraç bir tarladaki bitkilere döndüler 68liler. Tarla epeyce seyrekleşti. Bu seyrekleşme 78lilere de sıçradı büyük oranda. Son günlerde sosyal medyada bu iki kuşak ile ilgili ölüm haberleri yoğunlaştı. Ölüm artık kapımızda. Her an iç içe bizlerle. Artık birinci elden değil sosyal medyadan duyuluyor en yakınlarımızın ölümleri bile. Bunu kanıksar olduk.
Ölüm de yaşamak gibi sıradan bir olay değil mi. Yaşamak geride kalan yaşam öykünde insan ve doğa için yaptıklarınla iz bırakmak değil mi zaten. Böylece yazılıyor insanlık tarihi ve insanın öyküsü…






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.