Troya’dan Gelibolu’ya uzanan iki günlük gezi, geçmişin mirasını, dostluğu, insanlığın ortak hafızasını ve barışın değerini yeniden hatırlattı.

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Yolculuklar yalnızca kilometreleri değil, yılları da aşar. 20 ve 21 Temmuz’da iki Danimarkalı dostum ve eşimle çıktığımız Çanakkale yolculuğu, benim için tam da böyle bir yolculuktu. Tarihin, dostluğun ve insanlığın birbirine karıştığı iki unutulmaz gün yaşadık.
İlk durağımız, yirmi yılı aşkın bir dostluğu paylaştığım şair ve yazar Hayrettin Geçkin ile eşi, avukat Zeynep Geçkin’in evi oldu. Yıllardır yazılarımızda ve telefon konuşmalarımızda buluşsak da yüz yüze görüşmelerimiz seyrek olmuştu. Kapı açılır açılmaz Hayrettin’in bana sarılışı, bütün o yılların özlemini bir anda eritiverdi.

O an aklıma Nazım Hikmet’in o unutulmaz dizesi geldi: “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” İçimden, “Acaba Abidin Dino böylesine sıcak, böylesine içten bir kucaklaşmanın resmini yapmış mıdır?” diye geçirdim. Çünkü kimi duyguların kelimesi eksik kalır; onları ancak yürek hisseder.
Zeynep’in özenle hazırladığı sofrada yalnızca yemek yemedik. Anıları tazeledik, yılların biriktirdiği hasreti giderdik, bol bol güldük, şakalaştık. Dostluğun en güzel yanı da belki budur; uzun ayrılıkları birkaç saat içinde yok edebilmesi…

Çanakkale Kordon boyunda olan bu Truva Atı heykeli Brad Pitt’in oynadığı Troya filminin çekimi bitince Çanakkale Belediyesine hediye edilmiş!
Oradan Troya Müzesi’ne geçtik. Müzeyi gezerken, binlerce yıl öncesinden bugüne ulaşan Troya uygarlığını ve insanlığın en bilinen anlatılarından biri olan Truva Atı efsanesini yeniden düşünme fırsatı bulduk. Bir efsanenin, yüzyıllar boyunca insanlığın ortak hafızasında yaşamaya devam etmesi başlı başına hayranlık uyandırıcıydı.
Akşam ise Çanakkale Kordonu’nda yürüdük. Kıyıda yükselen, Troy filminde kullanılan ünlü Truva Atı heykeli, geçmişle bugünü aynı karede buluşturuyordu. Bir yanda mitoloji, diğer yanda sinema; ikisi de insanlığın ortak öyküsünü farklı dillerle anlatıyordu.
Ertesi sabah feribotla Kilitbahir’e geçtik. Çanakkale Savaşı’nın yaşandığı topraklarda dolaşırken insanın sesi ister istemez alçalıyor. Şehitlikler, siperler ve özellikle Çanakkale Şehitler Abidesi, y

alnızca bir zaferin değil, savaşın ağır bedelinin de sessiz tanıkları olarak yükseliyor.
En çok da Mustafa Kemal Atatürk’ün Anzak askerlerinin annelerine hitaben söylediği şu sözler yüreğime dokundu:
“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar… Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız… Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
Bu sözlerde yalnızca büyük bir komutanın değil, savaşın en derin acısını anlayabilen büyük bir insanın sesi vardır. Çünkü savaş meydanında kazanılan zaferler kadar, kaybedilen genç hayatların acısı da tarihin ortak yüküdür. Atatürk, düşman askerini bile bir annenin evladı olarak görebilecek kadar geniş bir vicdana sahipti.
Dönüş yolunda tarih yerini yeniden yaşama bıraktı. Traktörlerine yükledikleri buğdayı satışa götüren çiftçiler, rüzgârla birlikte başlarını güneşe çeviren ayçiçekleri ve Trakya’nın bereketli tarlaları… Hayat, bütün sadeliğiyle akmaya devam ediyordu. Belki de bu yüzden insanlar savaşmazken dünya daha güzeldir. Tarlalarda ekinlerin büyümesi, çocukların büyümesinden çok daha doğal olmalıdır.
Çanakkale’den ayrılırken çantamda birkaç fotoğraf, zihnimde binlerce yıllık tarih, yüreğimde ise dostluğun sıcaklığı vardı. Bazen bir yolculuğun insana bıraktığı en değerli armağan, gördüğü yerlerden çok hissettiği duygulardır. Bu yolculuk bana bir kez daha hatırlattı ki; dostluk, tarih ve barış, insanı birbirine bağlayan en sağlam köprülerdir.

Sarı tişörtlü Hayrettin Geçkin






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.