Avrupa’nın demokrasi, insan hakları ve refah devleti; dinî kurumların değil, yüzyıllara yayılan anayasal mücadelelerin, emek hareketlerinin, kadınların hak arayışının ve laik hukuk düzeninin ortak eseridir. Tarihi tek bir inanç üzerinden okumak, geçmişi olduğu kadar bugünü de yanlış anlamaktır.

Foto: Haber.dk
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Son yıllarda Avrupa’da dikkat çekici bir eğilim güç kazanıyor. Özellikle merkez sol siyasette, Hristiyanlık ile demokrasiyi, insan haklarını ve refah devletini neredeyse aynı tarihsel zincirin halkaları gibi sunan bir söylem giderek yaygınlaşıyor. Danimarka’da sosyal demokrat siyasetçi Ida Auken’in son açıklamaları da bu yaklaşımın yeni bir örneği.
Oysa tarih, bu kadar basit değildir
Hristiyanlık ne Danimarka’nın ne de Avrupa’nın icadıdır. Kökeni, yaklaşık iki bin yıl önce Roma egemenliği altındaki Filistin’de yaşayan İsa’nın öğretisine dayanır. Yüzyıllar sonra Martin Luther’in Reform hareketi, Avrupa’nın siyasal ve toplumsal yapısını derinden etkiledi. Kuşkusuz modern Avrupa’nın oluşumunda Hristiyanlığın tarihsel izleri vardır. Ancak buradan hareketle demokrasiyi ve refah devletini kilisenin eseri ilan etmek, tarihi tersinden okumaktır.
Danimarka bunun en açık örneklerinden biridir
1849 Anayasası ülkeyi anayasal monarşiye taşıdı; ancak oy hakkı toplumun çok küçük bir bölümüne tanınmıştı. Demokrasi, tek bir anayasa metniyle değil, uzun mücadelelerle gelişti. 1901’de parlamenter ilke güç kazandı, 1915’te kadınlar seçme hakkını elde etti. Parlamenter sistem ise 1920’deki Paskalya Krizi sırasında, işçi hareketinin genel grev tehdidi karşısında kralın geri adım atmasıyla fiilen güvence altına alındı.
Aynı şekilde çalışma yaşamındaki demokratik haklar da kilisenin değil, sendikal mücadelenin ürünüdür. 1899 Eylül Uzlaşması ve 1908 Ağustos Uzlaşması, örgütlenme ve toplu pazarlık hakkını güvence altına alarak emek ile sermaye arasındaki güç dengesini değiştirdi.
Üstelik tarih bize, kilisenin çoğu zaman bu dönüşümlerin öncüsü değil, muhalifi olduğunu gösteriyor. Sendikal haklara, kadın haklarına, kürtaj hakkına ve çocukların fiziksel cezalandırılmasının yasaklanmasına karşı çıkan önemli dinî çevreler vardı. Laik eğitimin güçlenmesi de uzun siyasal mücadelelerin sonucunda mümkün oldu.
Tam da bu nedenle, laik devlet ilkesi bugün de önemini koruyor
Avrupa’da kimi Müslüman topluluklar içinde yükselen dini muhafazakarlık, buna karşı ulusalcı-Hristiyan bir siyaset üretmenin gerekçesi olamaz. Bir dini kimliği başka bir dinî kimlikle dengelemeye çalışmak, laik demokrasiyi güçlendirmez; aksine onu zayıflatır.
Demokratik toplumun ortak zemini din değil, yurttaşlıktır. Devletin görevi herhangi bir inancı korumak değil; herkesin inanç özgürlüğünü güvence altına almaktır. Hiç kimse bir rahibin, imamın, hahamın, aşiret reisinin, aile büyüğünün ya da herhangi bir otoritenin baskısı altında yaşamaya zorlanmamalıdır.
Bugün gereksinim duyduğumuz şey ulusal-dinci bir uyanış değil; Fransız Devrimi’nden bu yana özgürlük, eşitlik, laiklik ve hukuk devleti üzerine kurulu cumhuriyetçi değerleri yeniden hatırlamaktır.
Çünkü demokrasinin gerçek güvencesi kutsal metinler değil, özgür yurttaşlardır.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.