1932’de yazılmış birkaç cümle, evliliği mülkiyet diliyle kuran zihniyete karşı bugün hâlâ geçerliliğini koruyan bir itirazı ve kadın-erkek eşitliğine dayalı ortak yaşam çağrısını hatırlatıyor.

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
(Sabahattin Ali’ye Kulak Verirken)
1932 sonbaharında, Konya’da bir adam kalemini kâğıda eğdi.
Adı Sabahattin Ali’ydi.
Yazdığı şey bir nasihat değil, bir uyarıydı; zamana bırakılmış bir vicdan notu.
“Kadın bir erkeğe varmaz,” diyordu.
“Kadın verilmez, erkek almaz.”
Bu cümleler bugün hâlâ taze. Çünkü dilimiz eskimedi; zihniyetimiz de. Almak ve vermek fiilleri, evliliği bir ortaklık olmaktan çıkarıp sessiz bir mülkiyet ilişkisine dönüştürüyor. Kadını, adı konmamış bir eşya gibi cümlenin nesnesi yapıyor.
Oysa Sebahattin Ali’nin işaret ettiği yer başka bir yerdi: Evlilik, iki insanın hayatlarını eşit kıymetle yan yana koymasıdır. Ne biri diğerinin sahibi, ne diğeri borçlusu… Koca, evin efendisi değil; hayatın ortağıdır. Ve ortaklık, ancak eşitlik varsa anlam kazanır.
Bu ifade, dönemin yaygın ataerkil aile anlayışına karşı açık bir itirazdır. “Mal sahibi” ile “hayat ortağı” arasındaki ayrım, ev içi iktidar ilişkilerinin reddi anlamına gelir. Sebahattin Ali için evlilik, biri yöneten diğeri itaat eden bir yapı değil, eşit sorumluluk ve değer paylaşımına dayalı bir birlikteliktir.
Ali’nin asıl ısrarı şuradaydı: Bu eşitlik, önce kadınların şuuruna yerleşmelidir. Çünkü insan, kendini nasıl bilirse öyle yaşar. Kendi değerini bilen kadın, yalnız evin içinde değil; düşüncede, üretimde, fikirde de yükselmek ister. Dimağını beslemek, onun için bir lütuf değil, insan olmanın hakkıdır.
Bugün bu satırları yeniden okumak, bizi utandırmalı. Demek ki 1932’den bu yana değişen çok şey var ama değişmeyen bir şey de var: Eşitliği hâlâ hatırlatmak zorunda oluşumuz. Sebahattin Ali’nin sesi, yalnız geçmişten değil, bugünün tam ortasından geliyor.
Bir gün —Ali’nin dilediği gibi— bu memlekette kadınla erkeği, biri diğerini taşıyan değil; el ele, aynı tempoda yürüyen iki insan olarak göreceğiz. Ne biri önde, ne diğeri arkada… Aynı yükü paylaşan, aynı ufka bakan iki eşit yol arkadaşı.
Sebahattin Ali’nin bu düşüncesi, erken Cumhuriyet döneminde toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmalarına dil, bilinç ve etik boyutlarıyla yaklaşan öncü metinlerden biri olarak değerlendirilmeyi hak etmektedir.
Sebahattin Ali’nin sözüyle söylersek:
Eş olmak, eşit olmaktan ayrı düştüğü sürece bu yürüyüş eksik kalacak.
Ve insan, yarım adımlarla geleceğe varamayacak.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.