Telefon kamerası açıp iki satır yazan da gazeteci oldu, yapay zekâya metin yazdıran da… Oysa bu iş, iki kültür arasında köprü kurmayı ve ağır bir sorumluluğu taşımayı gerektirir. Hele Danimarka gibi küçük bir ülkede Türkçe yayın yapan bir gazeteyseniz.
Cengiz KAHRAMAN
cengiz.kahraman@haber.dk
“Haberci kimdir?” diye sorarsanız, çoğu insan “olanı biteni yazan, duyuran kişidir” diye cevap verir. Ama işin aslı bu kadar basit değil. Haberci, toplumun sesi, gözü, kulağı olduğu kadar hem vicdanıdır hem de hafızasıdır. Anten gibi her şeyi yakalar, süzgeç gibi doğruyu eğriden ayırır, bazen görünmeyeni görünür kılar.
Türkiye’de gazetecilik? O tam bir cambazlık. Sansürle, baskıyla, kaynak eksikliğiyle boğuşursun. İpin üstünde dengeni kaybedersen tepe takla gidersin.
Danimarka’da işin rengi farklıdır ama kolay olduğu da söylenemez, ekonomik zorluklara hiç değinmek bile istemiyorum. Burada Haber.dk gibi Türkçe yayın yapan bir gazetede haberci olmak, iki kat sorumluluk ister. Bir yandan Danimarka’nın sosyal, siyasal ve kültürel gündemini takip edeceksin, öte yandan Türkiye’den gelen haberleri aktaracaksın. Bir ayağın Kopenhag’da, diğer ayağın Ankara’da; bir kulağın Danca haberlerde, öteki Türkiye gündeminde…Üstelik tarafsızlığını korumak zorundasın.
Bazen Türkiye’deki olayları aktarırken “taraf tutuyorsun” suçlamaları gelir ya da “suya sabuna dokunmuyorsun” derler. Yani çoğu zaman iki arada bir derede kalırsın. Yanlış çevrilen bir kelime, eksik bırakılan bir ayrıntı hemen göze batar, okurun güvenini sarsar, sosyal medyada “yanlış çevirmişsiniz!” mesajları yağar. İşte o zaman anlıyorsun: Burada tercüman değil, adeta cambazsın.
Hem diasporanın hafızasını canlı tutmak hem de onları içinde yaşadıkları toplumun gelişmelerinden haberdar etmek, habercinin en önemli misyonudur. Haberci olmak, aynı zamanda küçük bir topluluk içinde büyük bir sorumluluk taşımaktır. Çünkü buradaki habercilik sadece “ne oldu” sorusuna cevap vermez; aynı zamanda “bu haber buradaki insanlara ne ifade ediyor” sorusuna da yanıt arar.
Okur kitlesiyle aradaki mesafe kısadır; habere gelen tepki doğrudan hissedilir. Yanlış yazılmış bir cümle bile güven duygusunu zedeleyebilir. Bu nedenle haberci, sadece “yazan” değil, aynı zamanda “dinleyen” kişidir, dert ortağıdır. Haberci burada hem iki kültürün aynasıdır hem de bazen iki tarafın arasında sıkışmış bir elçidir.
Üstelik buradaki Türkiyeli göçmen toplumu homojen değildir. Kimi Kürt, kimi Türk, kimi Alevi, kimi Sünni, kimi Çerkes, kimi başka kökenlerden. Kimi Türkçe’yi çatır çatır konuşur, kimisi ise anadilini unutacak kadar Danca’ya kaymıştır. Hal böyle olunca, haber dilinde “denge” şarttır. Din, dil, ırk, siyaset ve cinsiyet ayrımı yapmadan herkesi kucaklamayı hedeflemek kolay iş değildir. Birini kayırırsan, ötekinin güvenini kaybedersin. İşte o yüzden gazetecilik burada daha ince bir iştir.
Çeviri haberciliği de başlı başına bir sorumluluktur. Danca’daki nüansları Türkçe’ye taşımak zordur. Danca’dan Türkçe’ye, Türkçe’den Danca’ya… Tek kelimenin yanlış çevrilmesi bile anlamı altüst eder. O nedenle iki dili iyi bilmek şarttır. Ama mesele sadece dil değil, kültürel bağlamdır da. Türkiye’den haber verirken memleket hasretiyle satırlara kilitlenen okurlar vardır. Buradan haber verirken ise insanların günlük yaşamını etkileyen gelişmeleri öne çıkarmak gerekir. Bir yasa değişikliği, bir sosyal yardım düzenlemesi, işsizlikle ilgili yeni bir kural vb… Bunlar, buradaki insan için çoğu zaman Türkiye’deki büyük siyasetten daha yakıcıdır.
Gelelim günümüzün en tartışmalı meselesine: Herkes gazeteci mi? Elinde telefon olan, sosyal medyada üç satır yazan kendini haberci sanıyor. Yapay zekâya metin yazdıran bile “ben de gazeteciyim” diyor. Oysa habercilik, masa başında kelime dökmek olduğu kadar doğrulamak, araştırmak, empati kurmak ve vicdanla yazmaktır. Yapay zekâ ne empati bilir ne de vicdan, sana “bunu yazma ya da böyle yazma” demez. O çizgiyi senin görmen gerekir.
Eğer herkes gazeteci olabilseydi, bu işin okulu, etik kuralları, yılların deneyimi niye olsun ki?
Bir defasında Danimarka’daki işsizlik sistemine dair bir haberi çevirmiştim, telefon çaldı: “Ağabey şu cümleyi okudum, benim geleceğim bu yasaya bağlı. Ama tam anlayamadım, bir daha açıklar mısın?” İşte o an, yazdığım satırların birinin hayatına nasıl dokunduğunu hissettim.
Bir defasında da, Türkiye’deki bir seçim haberini hazırlamıştım. Ertesi gün karşılaştığım bir okur, “Tarafsızlığınızı korumuşsunuz” dedi. Onun gözlerindeki güven, gazetecilik için alınabilecek en büyük ödüldü.
Ama iş bazen tersine de dönüyor. Bir kültürel etkinlik haberinde yanlış yazılmış bir isim yüzünden telefon üstüne telefon. “Bizim kimliği görmezden mi geldiniz?” diye serzenişler, tepkiler… İşte o zaman anlıyorsun ki burada attığın virgül bile kimlik meselesi olabiliyor, bir grubun güvenini zedeleyebiliyor.
Sonuçta, ister Türkiye’de ister Danimarka’da olsun, gazetecilik kolay iş değil. Ama gazeteciliğin özü değişmez. Gerçeklerin peşinde koşmaktır ve bu, ne sosyal medyadaki iki satır yazıyla, ne de yapay zekâya yazdırılmış metinlerle yapılır. Kendine vatan bellediğin yeni ülkende bu mesleği yapıyorsan, bil ki sen yalnızca haberci değil, aynı zamanda göçmen toplumun hafızasısın.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.