Hürmüz Boğazı’ndaki abluka bize basit ama rahatsız edici bir gerçeği hatırlatıyor: Biz aslında her sabah doğalgaz ve kimyasal gübre tüketiyoruz.

Foto: AI / Haber.dk
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
İran ile yaşanan gerilim ve savaşın sürmesi olasılığı ve enerji hatlarının kesintiye uğraması ilk bakışta yalnızca petrol fiyatlarını, uçak yakıtını ya da otomobil sahiplerini ilgilendiriyor gibi görünebilir. Oysa sorun çok daha derin. Bu kriz, yalnızca enerji piyasalarının değil, aynı zamanda küresel gıda sisteminin de ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor.
Bugün tarım, doğanın kendi döngülerine yaslanan bir faaliyet olmaktan büyük ölçüde çıkmış durumda. Modern çiftçi, toprağı işleyen bir üreticiden çok, küresel piyasalardan girdi satın alan bir operatöre dönüşmüş halde. Ürünün yetişmesi için gerekli olan en temel unsur—azot—artık toprağın kendisinden değil, fabrikalardan geliyor, o fabrikalar doğalgazla çalışıyor.
Sentetik azot gübresi üretiminin bel kemiğini oluşturan süreçler, büyük ölçüde fosil yakıtlara bağımlı. Yani doğalgaz fiyatları yükseldiğinde yalnızca faturalar artmıyor; aynı zamanda buğdayın, pirincin ve sebzenin maliyeti de yükseliyor. Başka bir deyimle enerji krizi, doğrudan soframıza yansıyor.
Bu durum raslantı değil. Küresel gıda sistemi onlarca yıldır kendi ekolojik sınırlarını aşarak büyüdü. Toprakların doğal besin döngüleri ihmal edildi, verimlilik uğruna kimyasal girdilere bağımlılık artırıldı. Kısa vadede bu model yüksek üretim sağladı; ancak uzun vadede sistemi kırılgan hale getirdi. Bugün yaşadığımız her enerji krizi, bu kırılganlığın bir yansımasıdır.
Hürmüz Boğazı gibi stratejik geçitler, yalnızca petrolün değil, aynı zamanda gübre üretimi için hayati önemde olan enerji kaynaklarının da dar boğazıdır. Bu hatlardaki en küçük aksama, zincirleme bir etki yaratarak tarım üretimini, ardından da küresel gıda fiyatlarını etkiliyor.
Daha da çarpıcı olan şu: Artık gıda üretimi ile enerji üretimi birbirinden ayrı düşünülemez duruma gelmiştir. Bir ülkede savaş çıktığında ya da bir boğaz kapandığında, bunun etkisi yalnızca benzin istasyonlarında değil, fırınlarda ve pazar tezgahlarında da hissedilir. Bu tablo, bize önemli bir soruyu sormaya zorluyor: Gerçekten sürdürülebilir bir gıda sistemine sahip miyiz?
Bugünkü model, geleceğin kaynaklarını bugünden tüketerek ayakta kalıyor. Toprağın kendi kendini yenileme kapasitesi yerine, dışarıdan sağlanan girdilere bağımlı bir düzen söz konusu. Bu da bizi, enerji krizlerine, jeopolitik gerilimlere ve piyasa dalgalanmalarına karşı savunmasız bırakıyor.
Belki de artık kabul etmemiz gereken gerçek şu: Gıda güvenliği yalnızca tarımsal bir konu değil, aynı zamanda enerji ve siyaset meselesidir.
Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar bize bir kez daha gösteriyor ki, soframız sandığımız kadar yerel değil. Aksine, küresel enerji hatlarına, jeopolitik dengelere ve fosil yakıtlara sıkı sıkıya bağlı.Eğer doğalgaz akışı kesilirse, gerçekten ne yiyeceğiz?






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.