İran bugün tarihî bir kırılma noktasında duruyor. Yalnızca kronolojik bir eşikte değil, aynı zamanda insan zihninin, ideallerin ve güç ilişkilerinin kesişiminde, kaderini sorgulayan derin bir dönemeçte.

Foto: AI üretim/Haber.dk
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Basit bir lider kaybı olarak görülemez bu an. Ayetullah Ali Hamaney’in ABD ve İsrail saldırısı sonucu öldürülmesi, yalnızca bir figürün yitirilmesi değil; uzun yıllar boyunca bastırılmış umutların, çözülmüş bağların ve kırılgan bir meşruiyetin dramatik bir dışavurumudur. İran, bugün yas tutarken, aslında kendi tarihi gölgesiyle yüzleşiyor.
Yas ilan edildi; sokaklar sözde hüzünle kaplandı. Fakat yasın ötesinde bir soru yankılanıyor: Bir zamanlar tarihin akışını değiştireceğine inanılan bu sistem, kendi varoluşunun kırılganlığıyla nasıl baş edecek?
Her devrim, kendi kaderini içinde taşır. Tarih, devrimleri birer çiçek gibi düşünürsek, her çiçeğin bir zaman sonra döküleceğini, dönüşeceğini, toprakla bütünleşeceğini öğretir. Devrimlerin de bir “son kullanma tarihi” vardır; kuruldukları ilk coşkunun enerjisi bir gün tükenir, idealler kurumların soğuk mekanizmalarına hapsolur, zamanın ağır yüklü rüzgârı taşıdıkları anlamı yıpratır.
Rejimlerse ya çöker ya evrilir; bazen de kendilerinden tamamen farklı bir forma bürünür. Ne kadar dirense de, kendi tarihsel sınırları içinde sıkışır. İran İslam Cumhuriyeti de bu kuralın dışında kalamaz: Ya değişmek zorunda ya da yok olacaktır.
Devrimle doğan siyasi varlıkların hikayesini üç kuşak üzerinden okuyanlar vardır.
İlk kuşak, idealizmin saf ateşini taşır. Gözleri ideallerle parlar, yürekleri fedakârlıkla çarpar. Bu kuşak için özgürlük, yalnızca bir kavram değil; yaşanan bir tutku ve aynı zamanda bir yara ile bütünleşmiş bir hayaldir.
İkinci kuşak, devrimin kurumsal mirasını devralır. Artık coşku yerini planlara, ritüeller, protokollere ve günlük siyasetin rutinlerine bırakır. İnşa süreci, devrimin ham tutkusunu kurumsal sorumluluklarla harmanlamak zorundadır.
Üçüncü kuşak ise, geçmişin madalyonuna bakar ama çoğu zaman yalnızca yansımalarını görür; geriye çoğunlukla içi boş retorik, şekilselleşmiş söylemler ve ruhsuz bir gelenek kalır. Devrimin başlangıcındaki ateş, üçüncü kuşakta artık yalnızca bir anı olarak parıldar.
Bugün İran’da bu süreç, tüm çıplaklığıyla yaşanıyor. Ruhban yönetimi ile toplum arasındaki sessiz sözleşme çökmüş durumda. Bir zamanlar meşruiyetini kutsal ideallerden alan hükümet ile halk arasında örülen bağlar, ekonomik krizlerin ağır yükü altında gevşedi. İnsanlar artık sadece ‘daha iyi bir hayat’ değil, aynı zamanda tanınma, adalet ve anlam talep ediyorlar. Bu talepler, rejimin kalesine sızan bir ışık gibi her gün daha da güçleniyor.
İran’ın sessiz sokaklarında yankılanan bu talepler, yalnızca ekonomik sıkıntıların çığlığı değildir. Bu, bir toprak kadar eski, bir insan kadar derin bir hesaplaşmadır. Tarihin tozlu sayfalarından yükselen bir soru gibi: “Sistem, halkıyla kurduğu sosyal sözleşmeyi artık sürdürebilir mi?”
Dış baskılar da rejimin omuzlarına çöken başka bir gölgedir. İran’ın jeopolitik konumu, tarih boyunca güçlerin kriz sahnesi olmuştur. Bugün bu baskı, yalnızca bir dış tehdit değil; aynı zamanda rejimin kırılma çizgilerini belirleyen etkenlerden biri olarak iç dinamiklerle birleşir. Sosyal öfke, uluslararası ambargolar, ekonomik çökmeler… Bunların hepsi, sistemin savunmasız kıldığı bir yapbozun parçaları gibi bir araya geliyor.
İran için seçenek, tarih boyunca olduğu gibi net ve serttir: Ya değişim ya yıkım. Bir toplumun kaderi, kendi seçimleriyle yazılır; bir rejim de kendi çöküşünü ya da dönüşümünü ancak kendi iç dinamikleriyle yüzleşerek belirler.
Tarih, demokratik dönüşümleri yücelten bir öğretmendir; dayatmalarla değil, toplumsal katılımla gelişen değişimler, daha kalıcı ve meşru sonuçlar doğurur. Devrimler, demokratik bir şekilde evrilmezse, yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu, yalnızca bir uyarı değil; siyasetin, toplumun ve insan doğasının ortak kaderine ilişkin evrensel bir hukuktur.
İşte bugün İran bununla yüzleşiyor: Bir tarih tecrübesinin son mu yoksa yeni bir başlangıcın eşiği mi olduğuyla…






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.