Sofulu, Yunanistan’ın Evros (Meriç) bölgesinde, adını ipekböcekçiliğiyle duyurmuş eski bir kasaba. Meriç Nehri’nin kıyısında, sınırların ve hikâyelerin iç içe geçtiği bu yerde, ipek yalnızca bir üretim değil, bir hafıza biçimidir.

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Kimi binalar vardır; taş değildir yalnızca, zamandır. Sofulu’da 1850’li yıllardan kalma o yapı da onlardan biri. Bir zamanlar ipek ve kozanın sessiz uğultusuyla yaşayan bu bina, tanınmış ressam Cevdet Kocaman’ın büyük dedesinin emeğiyle kurulmuş bir fabrikaydı. Kozanın sabırla ipliğe dönüştüğü günlerden kalma bir öykü hala duvarlarında dolaşır. Taşları, üretimin ve bekleyişin hikayesini saklar.

Arkadaşımız Hüseyin Duygu (solda) ressam Cevdet Kocaman ile bir sergideki Kocaman’ın tablolarının resimlerinin önünde.
Cevdet Kocaman’ın annesinin ve büyüklerinin Sofulu’daki ayak izleri bu eşiğin çevresinde bugün de görünmez bir harita gibi durur. Her basamak, yalnızca yukarıya değil, geçmişe de çıkar. Bir aile tarihinin, bir kasabanın ve bir emeğin üst üste binmiş hatıralarıdır bunlar.
Bugün bina başka bir zamana uyanıyor. Artık on odalı, şirin bir otel. Bir zamanlar alın terinin yankılandığı odalarda şimdi yolcular dinleniyor, zaman biraz yavaşlıyor. Değişmiş ama köklerini inkâr etmemiş bir yapı bu. Sofulu’da hem ipeğin hem de bir ailenin belleğini sessizce taşımayı sürdürüyor.

Zaten Sofulu, belleği olan bir yer. Kozacılığın ve ipeğin geçmişini bugüne bağlayan iki müze, tarihin yalnızca vitrinlerde değil, anlatılarda yaşadığını hatırlatıyor insana. Bu kasabada tarih, konuşarak aktarılıyor.
Benim için Sofulu, yalnızca bir kasaba değil; bir eşik. Meriç Nehri’ni ölümle burun buruna geçerek, ilticacı olarak sonunda Danimarka’ya yerleştiğim yol da buradan geçmişti. Hayat bazen coğrafyayı kaderle mühürler. Bu yüzden Sofulu, belleğimde bir sınırdan çok bir geçiştir.
5 Şubat 2026’da, iki Trakyalı olarak, ortak dostumuz Ata Ünver’le birlikte bu izlerin peşine düştük. Müze gezdik, sokaklarda dolaştık, insanlarla konuştuk. Geçmişi arayan bu yürüyüş, Grigori’nin yemekhanesinde yenilen bir dönerle son buldu. Hayat, en ağır hikâyelerini bile bazen en sade sofralarda noktalıyor.

Sofulu bir Yunan kasabasıdır; Balabanköy ise Uzunköprü’nün bir köyü. Aralarından akan Meriç Nehri, bir sınır çizgisi olmanın ötesinde, yüzyıllardır iki yakanın insanlarının ortak hikâyelerini belleğinde taşıyan uzun bir hafızadır. Su akar, hikâyeler kalır. Bazen bir bina, bazen bir nehir, bize kim olduğumuzu yeniden hatırlatır.
Meriç, durmaksızın akarken geride kalanlara sınırları değil, geçişleri öğretir. Suyunda, ipeğin ipliğe dönüşürken öğrendiği sabır da vardır, bir insanın hayatta kalmak için yürüdüğü yol da. Aynı akıntı, iki yakada da başka başka dillerle anlatılan ama aynı yerinden acıyan hayatları taşır. Sofulu’da bir bina bugün de nefes alıyorsa, bir nehir sürekli anımsatıyorsa, hiçbir hikaye bütünüyle kaybolmuş değildir. Zaman her şeyi silmez; kimi izleri suyun hafızasına emanet eder. Bazen insan, bir kıyıda durup akıntıya bakarken şunu anlar: Biz nehirleri geçmeyiz yalnızca; nehirler de sessizce içimizden geçer.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.