3 Haziran günü Moskova’da, Novodeviçi Mezarlığı’nın sessiz yollarında yine Türkçe konuşuldu. Yalnızca insanlar konuşmadı; şiir konuştu, anılarlar konuştu, özlem konuştu.

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Büyük şair Nazım Hikmet, ölümünün yıldönümünde bir kez daha mezarı başında anıldı. Türkiye’den gelen dostları, Moskova’da yaşayan okurları, sanatçılar, gazeteciler ve edebiyatseverler onun çevresinde toplandılar. İstanbul’dan gelen 15 kişilik ŞiirTrek grubu, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da mezarına çiçekler bıraktı, şiirlerini okudu.
Törene Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Tanju Bilgiç, Moskova Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı Ali Galip Savaşır ve çok sayıda davetli katıldı. Ancak bu tür anmaların asıl anlamı protokolde değil, insanların yüreklerinde saklıdır. Çünkü Nazım Hikmet yalnızca büyük bir şair değildir; o aynı zamanda sürgünün, memleket hasretinin, barış özleminin ve insanlık umudunun simgelerinden biridir.

Anmanın en anlamlı anlarından biri ŞiirTrek rehberi Musa Ocak’ın Türkiye’den getirdiği bir avuç toprağı Nazım’ın mezarına bırakmasıydı. Ardından benim gönderdiğim mesajı okudu. O sırada mezarın başında bulunanlar yalnızca bir avuç toprağın değil, Türkiye’den gelen bir selamın, bir vefanın ve gecikmiş bir kucaklaşmanın tanığı oldular.
Nazım’ın hayatı biraz da memleketten uzak düşmenin öyküsüdür. O, ömrünün son yıllarını Moskova’da geçirdi. Türkiye’yi göremeden öldü. Ama şiirleri sınırları, duvarları ve yasakları aşarak memleketine döndü. Bugün Türkiye’nin herhangi bir kentinde, bir okulda, bir kahvede, bir sendika lokalinde ya da bir şiir akşamında onun dizelerine rastlamak mümkündür. Çünkü Nazım Hikmet gibi şairler yalnızca kitaplarda yaşamaz; halkın hafızasında yaşarlar.

Nazım’ın mezarı başında dururken ister istemez şu dizeler yankılanıyor insanın içinde:
“Bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…”
Belki de onu bugün de yaşatan budur. Aradan onlarca yıl geçmiş olmasına karşın dünyanın değişik ülkelerinden insanlar hala onun mezarına geliyor, çiçek bırakıyor, şiir okuyor ve daha güzel bir dünya düşüne inanmanın olası olduğunu birbirlerine anımsatıyorlaryorlar.
Yaşadığımız çağda savaşların, eşitsizliklerin, ayrımcılığın ve kutuplaşmanın giderek arttığı bir dönemde Nazım Hikmet’in sesi yeniden anlam kazanıyor. Çünkü o yalnızca kendi zamanına seslenen bir şair değildi. İnsanın insanca yaşayabileceği bir dünyanın özlemini dile getiriyordu.
Bu nedenle Moskova’daki mezarı başında yapılan her anma aslında geçmişe dönük bir tören değil; geleceğe bırakılmış bir sözdür.
Bu yıl ben orada değildim. Ama ŞiirTrek dostları oradaydı. Çiçekleri onlar bıraktı, şiirleri onlar okudu, Türkiye’den götürülen toprağı onlar serpti. Böylece Nazım’ın sürgünde yatan mezarına bir kez daha memleket kokusu ulaştı.
Bugün Nazım Hikmet’i anmak yalnızca bir şairi anmak değildir. Aynı zamanda düşüncelerinden dolayı cezaevlerine doldurulanları, sürgüne gönderilenleri, susturulmak istenenleri ve yine de susmayanları hatırlamaktır. Çünkü Nazım’ın yaşamı bize şunu öğretir: Şiir yalnızca estetik bir uğraş değildir; bazen vicdanın sesidir, bazen itirazın dili, bazen de geleceğe bırakılmış bir tanıklıktır.
Aradan altmış üç yıl geçti. Dünya değişti, ülkeler değişti, iktidarlar değişti. Fakat savaşlar sürüyor, çocuklar ölüyor, insanlar yoksulluk ve adaletsizlik içinde yaşam mücadelesi veriyor. İşte bu yüzden Nazım’ın şiirleri eskimiyor. Çünkü onun düşlediği dünya henüz kurulmadı.
Moskova’daki mezarının başında toplanan insanlar yalnızca geçmişin büyük bir şairini anmadılar; aynı zamanda geleceğin daha özgür, daha eşit ve daha kardeşçe bir dünyasına olan inançlarını da tazelediler.
Mezarın üzerine bırakılan o bir avuç Anadolu toprağı, belki de sessizce şunu söylüyordu:
Memleket seni hiç unutmadı Nazım…






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.