Danimarkalı şair Niels Hav’ın şiiri, patates tarlasında çalışan çocukların hayalleriyle toprağı ve gökyüzünü aynı hikâyede buluşturuyor.
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Danimarkalı şair Niels Hav’ın “Kozmonotlar” şiiri, gündelik bir tarla sahnesini evrensel bir insanlık deneyimine dönüştüren güçlü bir metindir. Şair, patates tarlasında diz çökmüş insanların emeğini anlatırken yalnızca bir hasat gününü değil, aynı zamanda bir çağın ruhunu da yakalar.
Şiirin ilk katmanı sert ve yalın bir gerçekliğe dayanır. Soğuk ekim rüzgârı, çamura bulanmış dizler, yağmur altında ağırlaşan giysiler ve bitmek bilmeyen patates sıraları… Bu imgeler, kırsal yaşamın zorluğunu ve emeğin sessiz ağırlığını somut bir biçimde gözler önüne serer. İnsanlar toprağa neredeyse yapışmış gibidir; diz çökmüş, eğilmiş, sürünür gibi çalışmaktadırlar. Bu sahne, insanın doğayla kurduğu en temel ilişkiyi —hayatta kalmak için verilen emeği— temsil eder.
Ancak şiirin asıl gücü tam bu noktada ortaya çıkar. Yetişkinlerin Rusların Sputnik’inden ve uzaya gönderilen köpekten söz etmesiyle birlikte şiirin ufku genişler. Tarlada çalışan çocukların zihninde bir kapı açılır: Toprağın ağır gerçekliği ile gökyüzünün sınırsız hayali bir araya gelir. Böylece şiir, yer ile gök arasında kurulan şiirsel bir gerilime dönüşür.
Son bölümde ortaya çıkan “düşmüş kozmonotlar” imgesi, şiirin merkezindeki metafordur. Çocuklar aslında tarlada sürünmektedir; fakat hayallerinde kendilerini gökten bakıyormuş gibi görürler. Bu imge, insanın hem yere bağlı hem de sonsuza yönelen varlığını anlatır. İnsan bedeni toprağa bağlıdır, fakat zihni ve hayal gücü gökyüzüne doğru yükselir.
Bu nedenle “Kozmonotlar”, yalnızca bir çocukluk anısını anlatan nostaljik bir şiir değildir. Aynı zamanda emeğin, hayal gücünün ve insanın evrendeki yerinin şiirsel bir düşüncesidir. Niels Hav, birkaç basit sahneyle şunu hatırlatır:
İnsan toprağa ne kadar yakın yaşarsa yaşasın, zihni her zaman gökyüzüne doğru yol alır.
KOZMONOTLAR
Patates tarlasında diz çökmüştük
Ekim göğünün altında, bulutlar
rüzgârın taşıdığı sürüler gibi geçip gidiyordu.
Sonsuzluğun içinde. Ama bunu kimse görmedi;
pantolonlarımıza yapışan toprak kabuklarıyla
soğuk dizlerimiz ve soğukta donmuş yaşlı birinin sert parmaklarıyla
ileriye doğru sürünüyorduk.
Sığınacak bir yer yoktu ve rüzgârın kulaktaki
boş uğultusu yalnızca patates sökme makinesi
yeniden çalıştığında kesiliyordu.
Her seferinde yeni bir tur atıyor
ve bitmek bilmeyen bir sıra daha bırakıyordu—
patateslerin, derslerimizin üstüne.
Bir milyon göz
toprağın kabuğunda, soğuk taşların arasında;
üç başlı büyükler
ve gövdesiz küçücükler.
Hepsi yakalanıp kurtarıldı
donun, Tanrı’nın soğuk elinden.
Biz böyle uzanıp hasadı sayıyorduk sepetlerde,
yağmur sağanakları omuzlarımızın üzerinden geçerken
ve giysilerimiz bedenimizin etrafında
ıslak bir zırha dönüşürken.
Bunu hissederdik; iki kişi birlikte doğrulup
dolu sepeti sallana sallana
lastik tekerli arabaya götürdüğümüzde
ve yavaş yavaş büyüyen
patates dağına boşalttığımızda—
bir yılın sınavı gibi.
Orada bir an durup dinlenirdik.
Yetişkinler
toprak kahverengisi parmaklarının arasında beyaz bir sigarayla,
kısık sonbahar sesleriyle konuşmaya başlardı.
Rusların Sputnik’inden söz ederlerdi;
bulutların içinde dolaşan,
elektrotlara bağlanmış bir köpekle birlikte.
Sigara içerlerdi, rüzgâr közünü savururdu
ve yeni bir olasılık düşüncelerimizi gevşetirdi.
Zihnin kapıları ardına kadar açılırdı
boyunlarımızı araba kasasına yaslayıp
bulutların içinde o Rus köpeğini görmek için.
Bizim kendi foxterrierimiz
traktörün altında inleyerek yatıyordu.
Sonra yeniden diz çökerdik
eve doğru sürünmek için.
Ama hayalimizde
yükseklerden bakardık
ve kendimizi
tarlanın üzerinde sürünen
yeryüzüne düşmüş kozmonotlar gibi görürdük.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.