Bir sofranın üzerinde kimi zaman yalnızca ekmek, zeytinyağı ya da balık durmaz. O sofralarda zaman oturur, anılar oturur, insanlar oturur. Bir kuşağın sesi, bir mahallenin kokusu, bir kentin belleği de o sofrada yerini alır.

Foto: AI / Haber.dk
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
İstanbul’da açılan “Sofrada Birlikte Olmak Şahane” sergisi, tam da böyle bir belleğin kapısını aralıyor. Sula Bozis’in çocukluğundan bugüne taşıdığı yemek tarifleri, aile öyküleri ve dost meclisleri, yalnızca bir mutfak kültürünü değil; yüzyıllar boyunca İstanbul’u İstanbul yapan birlikte yaşama geleneğini de anlatıyor.
Çünkü sofra, hiçbir zaman yalnızca yemek yenilen bir masa olmadı. O, konuşmanın, dinlemenin, paylaşmanın ve birbirini anlamanın en eski mekanlarından biridir. Özlemler, sevinçler, hüzünler, bayramlar ve gündelik yaşam aynı sofrada buluşur.
İşte tam burada küçük ama önemli bir ayrımı anımsamak gerekiyor.
Bugün çoğu kez “Rum” ile “Yunanlı” aynı anlamda kullanılıyor. Oysa bu doğru değildir. Yunanlı, modern Yunanistan’ın ulusal kimliğini anlatır. Rum ise yüzyıllar boyunca İstanbul’da, Anadolu’da ve eski Bizans coğrafyasında yaşamış Ortodoks, Yunanca konuşan yerli halkın tarihsel ve kültürel adıdır. Sözcüğün kökü de Bizanslıların kendilerini “Romalı” olarak tanımladıkları geleneğe uzanır.
Bu nedenle Sula Bozis’in anlattıkları, başka bir ülkenin mutfağından gelmiş öyküler değildir. Bunlar İstanbul’un kendi belleğidir. Bu kentin sokaklarında, çarşılarında, kiliselerinde, meyhanelerinde ve evlerinde mayalanmış bir yaşam kültürünün tanıklıklarıdır.
Bozis’in “masal yıllarım” dediği 1950’ler, yalnızca onun çocukluğu değildir. O yıllar, komşuluk ilişkilerinin güçlü olduğu; kapıların çekinmeden çalındığı; çocukların hangi dinden, hangi dilden olduklarını bilmeden birlikte oynadığı yıllardır. Yemek tarifleri de insanlar gibi evden eve dolaşır, her mutfakta biraz değişir, biraz zenginleşirdi.
Bir zamanlar Balat’ta, Fener’de, Kuzguncuk’ta, Tatavla’da, Büyükada’da aynı sokakları paylaşan Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Türkler yalnızca aynı kenti değil, aynı yaşamı da paylaşıyorlardı. Herkes kendi geleneğini korurken komşusundan da bir tat, bir söz, bir alışkanlık alıyordu. İstanbul mutfağı da işte bu karşılaşmaların, bu yüzyıllık komşuluğun ürünüdür.
Bugün o sofraların çoğu dağıldı. Kimi göç etti, kimi yaşlandı, kimi de artık yalnızca eski fotoğraflarda ve anılarda yaşıyor.
Ama tarifler kaldı.
Çünkü bir yemek tarifi, kimi zaman bir tarih kitabının anlatamadığını anlatır. Bir dolmanın içine konulan tarçın, balığın yanına eklenen yabani otlar, paskalya çöreğinin kokusu ya da bayram sofralarının düzeni… Bunların her biri geçmişten bugüne uzanan sessiz tanıklardır.
Kültürel miras denildiğinde çoğumuzun aklına önce taş yapılar, saraylar, kiliseler ya da camiler gelir. Oysa en kalıcı miras kimi zaman bir mutfakta yaşar. Çünkü tarifler yalnızca yemeğin nasıl pişirileceğini değil, insanların birbirine nasıl yaklaşacağını da kuşaktan kuşağa aktarır.
Bu yönüyle “Sofrada Birlikte Olmak Şahane”, yalnızca bir sergi değildir. İstanbul’un çok katmanlı belleğine açılan bir penceredir. Kaybolmaya yüz tutmuş bir yaşam kültürünü görünür kılan, birlikte yaşamanın inceliğini anımsatan bir çağrıdır.
İstanbul’u büyük yapan yalnızca surları, camileri ya da sarayları değildir. Onu asıl büyük yapan, yüzyıllar boyunca farklı kimliklerin aynı sokakta yürüyebilmesi, aynı çarşıda alışveriş edebilmesi ve kimi zaman aynı sofranın çevresinde buluşabilmesiydi.
Bugün en çok gereksindiğimiz şey, geçmişe özlem duymaktan çok, o sofraların bize öğrettiği birlikte yaşama kültürünü yeniden anımsamaktır.
Aynı sofraya oturabilen insanlar, aynı geleceği de paylaşabilir.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.