Üsküp’ten Sabahattin Ali’nin kaya mezarına, Istranca Dağları’ndan Rezve Deresi’ne uzanan kısa gezi, doğanın güzelliği kadar bir aydının karanlıkta kalan ölümünü ve özgürlük arayışını da yeniden düşündürüyor.
Hasan AKARSU
hasan@haber.dk
Her gezinin bir amacı olmalıdır. Gezi üzerine söylenen ünlü sözler bize bunu anımsatır. “Gezmek evrim geçirmektir” der Pierre Bernardo. Albert Camus “Yolculuk bizi kendimize geri getirir” der. Malcolm ise “Gezi insanın dünyasını genişletir” der. Biz de dünyamızı genişletmek için 26.07. 2026 günü, beş-altı saatliğine, dört arkadaşla yakın çevremizde kısa bir geziye çıkıyoruz. Hüseyin Duygu, Recep Duygu, Cemal, Turgay ve ben. Saray, Vize, Poyralı Köyü, Pınarhisar derken Kırklareli’nin Üsküp beldesine ulaşıyoruz. Bir kahve önünde, ceviz ağacının altında çaylarımızı içerken Lüleburgaz’dan gelecek iki arkadaşımızı bekliyoruz: Tiyatrocu Saim Engin ve araştırmacı yazar Hüseyin Kenan Gören. Onlar Belediye Çay Bahçesi’ne geçince orada buluşup hal-hatır sorup söyleşiyoruz.

Üsküp beldesi 2750 nüfuslu, köyleriyle beş bine ulaşıyor nüfusu. Göç veren bir belde olarak biliniyor. Adı, nöbet yeri, nöbet tepesi anlamına geliyor. Aya Yorgi Manastırı’nın Bizanslılar döneminde yapıldığı, bu yöreye yakın Sazara Köyü’nden Sezar’ın geçtiği söyleniyor. Üsküp’e 24 Temmuz 1923’ten sonra Lozan Anlaşması’yla Batı Trakya’dan göç edenler yerleşiyor. 12 Mayıs 1925’ten beri de bucak merkezi olup Kızılcıkdere, Kaynarca ve Pınarhisar’a komşudur. Yıldız (Istranca) Dağları’nın ve Ergene Ovası’nın bir bölümü Üsküp topraklarındadır. Çay bahçesinde bunları konuşup Sabahattin Ali’nin kaya mezarına doğru yola çıkıyoruz. 10-11 km sonra şose yoldan giderek mezara ulaşıyoruz. Duygulanmamak elde değil. İki parçadan oluşan bir kaya üzerine yapıştırılan mermer üzerindeki ozanın kendi dizeleri yüreğimizi sızlatıyor: “Başım dağ saçlarım kardır/ Benim meskenim dağlardır.” Hüseyin Kenan Gören, Sabahattin Ali’nin öldürülüşüyle ilgili tezlerini sunuyor, ilgiyle dinliyoruz. Özellikle sınırı geçtikten sonra yakalanıp geriye getirildiği, emniyette sorgulanıp işkenceyle öldürülüp cesedinin buraya atıldığı tezi hepimizi düşündürüyor.
“Başın öne eğilmesin”
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907 Gümülcine-Eğridere (Ardino) doğumludur. Toplumcu gerçekçi bir yazar, ozan olarak tanınır. 02 Nisan 1948’de Bulgaristan sınırını geçmek isterken Kırklareli’nde ordudan atılma, insan kaçakçısı Ali Ertekin tarafından kafasına sopayla vurularak öldürüldüğü söylenir. Atatürk’e hakaret ettiği savıyla yargılanıp hapis yatar. Yazar bu suçu kabul etmez. Olayın kişisel kin nedeniyle olduğunu, iftiraya uğradığını belirtir. “Memleketten Haber” adlı taşlama şiirini okuduğu, Cemal Kutay ve çevresi tarafından resmi kurumlara iletilir. Sinop Cezaevi’nde “Aldırma Gönül” şiirini yazar ve şiir 1976’da Kerem Güney tarafından ezgilenir, dillerden düşmez bir daha: “Başın öne eğilmesin/ Aldırma gönül aldırma/ Ağladığın duyulmasın/ Aldırma gönül aldırma// Dışarda deli dalgalar/ Gelip duvarları yalar/ Seni bu sesler oyalar/ Aldırma gönül aldırma…”
Yazar Hıfzı Topuz, “Başın Öne Eğilmesin” adlı romanında belgelere dayanarak Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsünü anlatır. Kırklareli Emniyeti’ne götürülüp sorgulandığını, işkence yapıldığını, öldürüldüğünü ve gizlice cesedinin ormana atıldığını, şimdi “Sabahattin Ali Çatağı” denilen yerde, 16 Haziran 1948’de Çoban Şükrü tarafından bulunup muhtara haber verildiğini belirtir. Kısaca, yaşadığı baskılar nedeniyle kaçmaya çalışırken “Karanlık Güç” tarafından öldürüldüğü anlaşılır. Ne yazık ki olay bugüne değin aydınlatılamaz. Bir yazarımız, bu olay aydınlatılsaydı, ondan sonra öldürülen aydınlarımız öldürülemezdi derken haklı değil midir?
Sabahattin Ali’nin kaya mezarı bize bunları anımsatırken üzgün olarak ayrılıyoruz. Yolumuz Bulgaristan’la doğal sınırımızı çizen Armutveren Köyü yakınındaki Rezve Deresi. Istranca Dağları’ndan, daracık yollardan, yeşillikler içinden gidiyoruz. Rezve Deresi (Mutludere) kıyısında konaklıyoruz. Istranca Dağları’ndan, Mahya Tepesi eteklerinden doğup Beğendik Köyü yakınlarından Karadeniz’e döküldüğünü öğreniyoruz.
Emekli bir arkadaşın Fuat’ın, piknik yerinde yemek yiyip eğleniyoruz. Derede alabalık tutanları izliyoruz. Piknik yerinde çardak altında ocak, fırın var. Çadır yerleri, bahçe ilgimizi çekiyor. Bina, yapı yapılması yasak olduğu için Fuat ve arkadaşları ilginç bir çözüm buluyor. Yerin altına üç-dört metre derinliğinde çukur kazarak, üstünü de örterek kendilerine barınak yapıyorlar. Biz akşama doğru dönüşe geçiyor, gittiğimiz yerlerden geçerek Saray’a varıyoruz. Yorucu, ama anlamlı bir kısa gezimiz böylece son buluyor.





























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.