Danimarka’da 18 Kasım’da yapılacak yerel seçimler, yalnızca belediye meclislerini değil, göçmen toplumunun gelecekteki söz hakkını da belirleyecek. Türkiye kökenli adaylar sahada, ama asıl belirleyici yine seçmen olacak.
Cengiz KAHRAMAN
cengiz.kahraman@haber.dk
Danimarka 18 Kasım’da bir kez daha sandık başına gidiyor.
Bu seçim, sadece belediye meclislerinin ve bölge yönetimlerinin kimler tarafından yönetileceğini değil, aynı zamanda bu ülkede yıllardır emek veren, kök salan göçmen toplumunun gelecekte ne kadar söz sahibi olacağını da belirleyecek.
Bu yıl 87 Türkiye kökenli aday, farklı siyasi partilerde yarışıyor. Aralarında tecrübeli siyasetçiler de var, ilk kez siyasete adım atan genç isimler de. En çok aday, her zamanki gibi Sosyal Demokrat Parti listelerinde görülüyor; ancak bu kez tablo daha renkli. Liberal Parti (Venstre) ve Muhafazakar Halk Partisi gibi merkez sağ partilerde de Türkiye kökenli adayların sayısının artması dikkat çekiyor. Bu çeşitlilik, göçmen toplumunun artık tek bir siyasi rüzgara yaslanmadığını, kendi sesiyle siyaset sahnesine çıktığını gösteriyor.
Ama unutmamız gereken bir gerçek var: Ne kadar aday çıkarsa çıksın, sandığa gitmeyen bir toplumun sesi duyulmaz. Danimarka yasalarına göre vatandaşlık şartı olmadan, 4 yıl kesintisiz ikamet eden herkes yerel seçimlerde oy kullanabiliyor. Yani seçme hakkı var, ama çoğu bu hakkı kullanmıyor. Geçmiş seçimlerde de durum farklı değildi. Oy kullanma oranı göçmenlerde hep düşük kaldı. İlgi eksikliği, aslında kendi geleceğimize ilgisizlik anlamına geliyor.
Oysa belediye meclisleri, günlük hayatımızın nabzının attığı yerlerdir. Çocuklarımızın okuduğu okullardan, yaşadığımız mahallenin hizmetlerine kadar her karar orada alınır. Oy vermek, sadece bir siyasi eylem değil; yaşadığımız kente, emeğimize ve geleceğimize sahip çıkmaktır.
Geçmişte seçilen bir çok Türkiye kökenli üye bu gücün farkındaydı. Birçoğu yerel yönetimlerde etkili görevler üstlendi. Kimisi entegrasyon politikalarında göçmenlerin sesi oldu, haklarını savundu, adaletli politikalar için mücadele etti, kimisi gençlerin eğitimi için mücadele etti. Bugün daha fazlasını yapmak elimizde. Ama bunun yolu bir tek yerden geçiyor: sandıktan. Onların başarıları, göçmen toplumunun potansiyelini gösterdi.
Seçilen her adayın da unutmaması gereken bir sorumluluk var: Seçildikten sonra sandıktan aldıkları gücü, halktan aldıkları güvenle karıştırmamalılar. Halk, sadece söz değil; emek, adalet ve dürüstlük ister.
Adaylar için seçim gecesi bir son değil, bir sorumluluğun başlangıcı olmalıdır. Çünkü belediye yönetimi, vitrin değil, hizmet yeridir. Halk onlardan temiz sokaklar, güvenli mahalleler, iyi işleyen toplu ulaşım, kaliteli okullar, yaşlılara duyarlı hizmetler ve ulaşılabilir sağlık çözümleri bekler. Gerçek siyaset, afişlerde, sosyal medya hesaplarında değil; çocuk parkındaki salıncakta, okul yolundaki kaldırımda yapılır.
Parti tercihi ikinci planda olabilir. Önemli olan, göçmen toplumunun sesi olacak, sorunlarını anlayacak, çözüm için mücadele edecek adayların desteklenmesi. Çünkü biz oy vermezsek, başkaları bizim adımıza karar vermeye devam edecek. O yüzden bu kez “nasıl olsa fark etmez” demeyelim. Her oy, bu ülkeye emeğiyle değer katan herkesin saygı görmesi için bir adımdır.
18 Kasım’da sandığa gitmek, sadece bir hak değil, bir sorumluluktur. Verilecek her oy, yalnızca bir adayın değil, göçmen toplumunun geleceğine yazılacak bir satırdır. Bu kez sandığa gitmemek, sessiz kalmak demektir.
Unutmayalım: Sandığa gitmeyen, sesini kaybeder. Ama sandığa gidip oyunu vicdanla veren halk, asla kaybetmez.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.