Bazen bir yolculuk, gidilen kilometrelerle değil; dokunduğu anılarla, insanın içine bıraktığı seslerle ölçülür.

Sebahattin Ali’nin temsili anıt mezarı
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Geçtiğimiz pazar günü, şair dostum Hasan Akarsu, arkadaşım Cemal, kardeşim Recep ve amcaoğlum Turgay ile Kırklareli’nin Üsküp beldesine doğru yola çıktık. Yol boyunca Trakya’nın altın sarısı tarlaları, ayçiçekleri ve rüzgarı bize eşlik etti. Her yolculuk yeni bir yere götürmez insanı; bazen geçmişe, bazen çocukluğa, bazen de vicdanın en sessiz köşesine götürür.
Üsküp’te, Lüleburgazlı araştırmacı yazar dostumuz Hüseyin Kenan Gören ve tiyatrocu arkadaşımız Saim Engin ile buluştuk. Ağaçların serin gölgesinde çaylarımızı yudumlarken yalnızca günü değil, edebiyatı, dostluğu ve memleketin belleğini de paylaştık. Çay bitti ama sözümüz içimizde uzun süre yaşamaya devam etti.
Sonra yönümüzü, 1948 yılında karanlık eller tarafından aramızdan koparılan büyük yazar Sabahattin Ali’nin temsili anıt mezarına çevirdik. O sessizlikte, rüzgarın yapraklar arasında dolaşan sesi sanki onun dizelerine karışıyordu. Hüseyin Kenan Gören, yıllardır sürdürdüğü araştırmaların ışığında Sabahattin Ali’nin öldürülüşünü bütün ayrıntılarıyla anlattı. Dinledikçe yalnızca bir yazarı değil, susturulmak istenen bir vicdanı, özgürlüğü ve umudu düşündük.
Anıt mezarın başında çektirdiğimiz fotoğraflar, yalnızca bir gezinin hatırası değil; düşüncenin, edebiyatın ve özgürlüğün yanında durduğumuzun da sessiz tanıkları oldu.

Oradan Bulgaristan sınırına neredeyse sıfır noktadaki Armutveren’e geçtik. Dere kenarında, doğayla barış içinde yaşayan dostumuz Fuat bizi içtenliğiyle karşıladı. Akan suyun sesi, ağaçların gölgesi ve kuşların şarkıları arasında mangalda pişirdiği köfte ve etin tadı, dostluğun sıcaklığıyla daha da güzelleşti.
Sofrada yine Sabahattin Ali vardı. Onun öyküleri, romanları, şiirleri ve yarım bırakılan yaşamı… Konuştukça bir kez daha gördük ki, iyi yazarlar yalnızca kitaplarda yaşamaz; insanların belleğinde, sohbetlerinde ve umutlarında yaşamayı sürdürür.
Gün batımına doğru vedalaşırken bir hatıra fotoğrafı daha çektirdik. Çünkü biliyorduk ki yıllar sonra fotoğraflara baktığımızda yalnızca yüzlerimizi değil; o günün yelini, derenin sesini, bir kadeh şarabın tadını, dostluğun değerini ve Sabahattin Ali’nin bugün de bize söylemeye devam ettiği sözleri de anımsayacağız.
Yaşam, böyle günlerle güzelleşiyor. Aynı ekmeği paylaşan, aynı acıya sessiz kalmayan, aynı türküyü mırıldanan dostlarla yürüdüğümüz yollar, ömrümüzün en kıymetli sayfalarına dönüşüyor.
Dostluk, doğa ve edebiyat… Bir günün içine sığan en güzel üç armağan…





























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.