İbrahim Kamberoğlu’nun şiiri yalnızca estetik bir arayış değil, aynı zamanda bir kimlik ısrarıdır. Göçle, sınırlarla, yasaklarla ve unutulmakla sınanmış bir yaşamın sessiz direnişidir.

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
İbrahim Kamberoğlu, 1952 yılında Bulgaristan’ın Eski Cuma’sına bağlı Karaatlar köyünde doğdu. Şiiri de doğduğu yer gibidir: sessiz, rüzgârı bol, sözü az. Onu yıllardır tanırım. Aynı salonlarda, aynı kürsülerin önünde, kalabalıklar içinde yan yana durduk. Kalabalık artsa da kendi yalnızlığını koruyabilen bir şairdir. Konuşurken cümlelerini tartar; kelimeleri harcamaz. Bir sözcük fazla gelecekse, onu sessizliğe bırakmayı seçer.
Kamberoğlu’nun şiiri kısa görünür; ama bu kısalık bir yoksunluk değil, bilinçli bir tercihtir. O “sıkı” bir şairdir. Gevşek duyguya, aceleye gelmiş dizeye, gösterişli imgelerle örtülmüş boşluğa yüz vermez. Şiiri, duygudan önce düşüncenin; sesten önce suskunluğun içinden geçirir. Yazmadan önce bekler, yazdıktan sonra geri çekilir. Okuru şiirin tam orta yerine çağırır ama elinden tutmaz.
Bu tavır, şiirlerini seslendirdiği yerlerde de hissedilir. İstanbul’da, Tekirdağ’da, Sofya’da; tanınmış şairlerle aynı sahneyi paylaştığı pek çok şiir akşamında, sesi kalabalığın üstüne çıkmaya çalışmaz. Dizelerini yükseltmez; derinleştirir. Aynı kürsüde bulunduğu şairlerin sesleri yükselirken, Kamberoğlu’nun şiiri çoğu zaman salonda kısa bir duraksama yaratır. Çünkü onun dizeleri dinleyeni susturur. Alkıştan önce gelen o sessizlik, şiirin yerine ulaştığını gösterir.
Bunu en iyi “eski ayna” şiirinde görürüz:
tozlu tavan arasına kim attı seni
bu yapılan reva mı sana,
her gün tozunu alacağım, söz
gördüğün güzelleri bana anlatsana…
Bu dizelerde ayna yalnızca bir eşya değildir; hafızanın kendisidir. Terk edilmiş zamanların, yarım kalmış yüzlerin tanığıdır. Kamberoğlu aynaya bakmaz; onunla konuşur. Şiir burada bir anımsamayla değerlenir. Göç, kayıp ve sessizlik bağırmaz; yavaşça yerleşir.
Bir başka kısa şiirinde ise şair, ölümü karşısına alır:
uzanıvermiş musalla taşına
şaka eder gibi,
sakın geç kalma
der gibi…
Ölüm burada soğuk değildir; tanıdıktır. Korkutmaz; gecikmeyi anımsatır. Kamberoğlu’nun şiiri tam da bu noktada sertleşir. Yumuşak bir sesle konuşur ama ödün vermez. Yaşamı hafife alan şiiri sevmez; acıyı süslemeyi reddeder.
Onu tanımak, yalnızca bir şairi değil, bir duruşu tanımaktır. Alçakgönüllülük, sabır ve onur; dizelerinde olduğu kadar hayatında da yerli yerindedir. Ünle, görünürlükle, aceleyle işi yoktur. Az yazar; ama yazdığı, zamanın içinde kalır.
İbrahim Kamberoğlu, okuryazar olmayan bir anne babanın çocuğudur. Türkçeyi daha çok evde ve ilkokulda öğrenmiştir. Ortaokuldan sonra Bulgaristan’da Türkçenin yasaklanmasıyla birlikte, bir lisenin akşam kurslarına giderek neredeyse gizlice, kendi çabasıyla daha gelişmiş yazı dilini öğrenmiştir. O yıllarda yalnızca bir dil değil; bir kişilik, bir kimlik ve bir edebiyat bilinci de inşa etmiştir. Yalnızca Türkçe şiir yazmasına karşın, pek çok şiiri Bulgaristan’da dergi ve antolojilerde Bulgarca olarak da yayımlanmıştır.
Bugün, Kamberoğlu’nun şiirinin doğal duraklarından birine doğru yeniden yol aldığını öğreniyoruz. Çok saygı duyduğu ve şiirlerini sevdiği Sabahattin Ali için; Ali’nin doğduğu kasabada, Eğridere (Ardino)’de düzenlenen anma etkinliklerine davet edilmiş durumda. İstanbul’dan Sofya’ya, Tekirdağ’dan o kasabaya uzanan bu yol, aslında tek bir çizgidir: şiirin belleğe açtığı yol.
Kimi şairler çok görünür olur.
Kimileri ise gittikleri her yerde şiirin kendisini görünür kılar.
İbrahim Kamberoğlu, ikinci yolun şairidir.
İbrahim Kamberoğlu’nun şiiri yalnızca estetik bir arayış değildir; aynı zamanda bir kimlik ısrarıdır. Göçle, sınırlarla, yasaklarla ve unutulmakla sınanmış bir yaşamın sessiz direnişidir. O, şiiriyle kendini anlatmaz yalnızca; var olma hakkını savunur. Ne gürültüyle ne de öfkeyle… Israrla ve sabırla.
Onun dizelerindeki sessizlik, boyun eğmenin değil; ayakta kalmanın sessizliğidir. Kimliğini bağırarak değil, eksiltmeden korur. Şiiri, ait olmanın kolay yollarını reddeder; ama köksüzlüğe de razı olmaz. Bir yere tutunurken başka bir yerden vazgeçmez. Bu yüzden Kamberoğlu’nun şiiri tek bir coğrafyaya değil; belleğe ve dirence aittir.
Görünür olmayı değil, yerinde durmayı seçen nadir şairlerdendir. Zamana karşı değil; zamanın içinde yürür. Ünle değil, emekle var olur. Onun şiiri, hızın ve tüketimin hüküm sürdüğü bir çağda, yavaşlığın da bir direniş biçimi olduğunu hatırlatır.
İbrahim Kamberoğlu, şiiriyle kendine bir yer açmaya çalışmaz.
O yer zaten vardır; şiir yalnızca orayı işaret eder.
Ve okur, o işareti fark ettiğinde şunu anlar:
İyi şairler sesleriyle değil, duruşlarıyla kalır.
Kamberoğlu, kalanlardandır





























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.