“Pırıltı, soluk kesilişi, homurtular. Sessizce titreşen ağız kenarı. O hüzünlü iç çekişler. Şaşkınlıkla irkilme. Geri dönüşün rahatlatıcı soluğu. Yakın zamanda aramızdan ayrılan şair Marianne Larsen’in bize sundukları da bunlardı.”

Danimarkalı şair Marianne Larsen 2 Aralık 2025’te yaşamını yitirdi.
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Danimarka edebiyatında şiiri ciddiyetle ama canlı bir okur duyarlılığıyla ele alan önemli bir eleştirel ses olan Erik Skyum-Nielsen, cenaze töreninde böyle değerledirdi Marianne Larsen’i. Yaşasaydı, 27 Ocak 2026’da yetmiş beş yaşına basacaktı.
Marianne Larsen’i yalnızca şiirlerinden tanımadım. Onu şiirin içinde, sesin ve sessizliğin arasında tanıdım. Danca-Türkçe şiir akşamlarında, kendi şiirlerini Danca okurken; ben de aynı dizeleri Türkçede seslendirirken, şiirin dilden dile geçerken nasıl hafifçe yön değiştirdiğine, ama özünü kaybetmediğine tanık oldum. Bu, yalnızca bir çeviri deneyimi değil; ortak bir şiir zamanını paylaşmaktı.
Kısa süre önce hayata veda eden Marianne Larsen, Danimarka şiirinde kendine özgü bir yer açmış, incelikli ve nitelikli bir şairdi. Şiiri yüksek sesle iddia etmeyen, ama okurun içinde yavaşça genişleyen bir şiirdi onunki. İlk bakışta gündelik, hatta sade görünen dizeleri; dikkatle okunduğunda çok katmanlı bir duyarlılığın, ironinin ve sessiz mizahın izlerini taşırdı.
Özellikle 2000 sonrası kitaplarında, Marianne Larsen’in şiiri belirgin bir berraklığa kavuşur. Bu berraklık yalınlıkla karıştırılmamalıdır; çünkü onun dili, basitliğin değil, arıtmanın sonucudur. Sözcükler fazlalıklarından arınmış, ama çağrışım gücünü kaybetmemiştir. Okurda bir göz pırıltısı, bir keşif nefesi, kimi zaman da hüzünlü bir iç çekiş bırakan bu şiirler; neşeyle melankolinin aynı dizede yan yana durabileceğini gösterir.
Marianne Larsen’in şiirinde mizah, kahkaha atan bir mizah değildir. Daha çok, ağız kenarında beliren sessiz bir gülümseme gibidir. Okuru hafifçe dürten, beklenmedik bir yerde yön değiştiren imgelerle çalışır. Bu mizah, hayatın kırılganlığıyla alay etmez; tam tersine, onu incitmeden görünür kılar. Belki de bu yüzden şiirleri, okurda hem sevinç hem de vemod uyandırır.
Onun şiirlerini Türkçe’ye çevirirken ve birlikte sahnede seslendirirken, bu inceliğin başka bir dilde de yankı bulabildiğini görmek benim için ayrı bir deneyimdi. Marianne Larsen, şiirin yalnızca yazılı bir sanat değil; sesle, bedenle ve paylaşımla tamamlanan bir varlık olduğunun farkındaydı. Şiir akşamlarında, dizelerini okurkenki dinginliği ve metinle kurduğu mesafesiz ilişki hâlâ kulaklarımda.
Bugün Marianne Larsen’in ardından yazarken, onun şiirinin hâlâ yaşayan bir şey olduğunu hissediyorum. Çünkü iyi şiir, şairini aşar; başka dillere, başka seslere karışır ve yaşamaya devam eder. Marianne Larsen’in şiiri de tam olarak bunu yapıyor: sessizce, ama ısrarla.
Onu anarken, geriye kalan şey yalnızca dizeleri değil; o dizelerin okurda bıraktığı pırıltı, o kısa duraksama anı, o hafif ve derin nefes.

Ağ
Onları sanki daha dün görmüş gibiyim:
ormanın içinde çizgi çizgi beliren çiy damlalarını.
İçlerinden biri, ötekilerden daha berrak,
daha ısrarcıydı bakışta.
En cılız nefesimde bile
hepsi birden titreşti ağlarında;
örümceklerin kurduğu o ince tuzaklardan
rastlantının lütfuyla kurtuldum.
İyi ki
o Eylül sabahında
bir böcek değildim.
Kolay Öğrenmenin Yeni Yolu
İlkokulda,
konusu bir türlü kavranmayan ders saatlerinde
yayalara ayrılmış caddelerde öğrenirdik bazı şeyleri.
İnsanlar orada, tuhaf ve özenli bir dikkatle
yoldan geçen herkese bakar,
herkes herkesi görürdü.
Bakışlarında bir sevinç,
karşılıklı bir şatafat vardı.
Sanki birbirlerinin varlığından
doyasıya mutlu olmayı
hayal edenlere benziyorlardı.
Yine o anlaşılmaz ders saatlerinde
taçlanmış kır çiçeklerinin saplarını
yeni yeni keşfederdik.
Kendi kokularından,
bizim nabzımızdan daha yavaş büyürlerdi.
Gerisi
zaten bize kalmıştı.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.