Danimarka’da yükselen yeni siyasi dil, vatandaşlığı evrensel bir hak olmaktan çıkarıp sürekli kanıtlanması gereken bir “aidiyet testi”ne dönüştürüyor. Tartışma artık sadece göçmenleri değil, demokrasinin temelini ilgilendiriyor.

Foto: Haber.dk
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
“Birinci sınıf vatandaş” diye bir statü yok denir.
Ama siyaset bazen olmayan şeyleri varmış gibi kurar ve sonra gerçekliğe dönüştürür.
Bugün Danimarka’da olan tam olarak bu.
Bir zamanlar refah devleti, eşitlik ve insan haklarıyla örnek gösterilen bu ülke, artık vatandaşlığı bir hak olmaktan çıkarıp bir sınav rejimine dönüştürmenin eşiğinde.
Başbakan Mette Frederiksen’in “uyum” vurgusu, ilk bakışta makul görünüyor. Ama bu söylem giderek sertleşiyor: Uyum yetmez, aidiyet gerek. Aidiyet yetmez, sadakat gerek.
İşte tam burada siyaset tehlikeli bir hatta giriyor.
Inger Støjberg gibi isimlerin açıkça dillendirdiği yaklaşım, vatandaşlığı neredeyse geri alınabilir bir statüye indiriyor. Søren Pape Poulsen ise bu çizgiyi daha da normalleştiriyor: Vatandaşlık, sadece bir hak değil, “hak edilmiş” bir konum olmalı. Bu söylem kulağa güçlü gelebilir. Ama tarihin gösterdiği bir şey var:
Haklar “hak edilmesi gereken” şeylere dönüştüğü anda, eşitlik ortadan kalkar.
Bugün “uyum” denilen şey yarın “yeterince bizden değilsin”e dönüşebilir. Bugün değerler denilen şey yarın “senin değerlerin eksik” diye kullanılabilir.
Peki kim karar verecek buna? Devlet mi? Siyasetçi mi? Günün çoğunluğu mu? İşte asıl kırılma burada. Tam da bu noktada Özlem Çekiç’in yıllardır yaptığı uyarı anlam kazanıyor. Çekiç, toplumların güveni baskıyla değil, diyalogla kurduğunu söylüyor. İnsanları sürekli sınayan bir sistemin, aslında onları ortak bir zeminde buluşturamayacağını hatırlatıyor.
Çünkü vatandaşlığı ölçmeye başladığınızda, aslında insanları ölçmeye başlarsınız. Bu ölçü hiçbir zaman tarafsız olmaz. Danimarka bugün hala güçlü bir hukuk devleti. Ama kullanılan dil değişiyor. Dil değiştiğinde, hukuk genellikle bir süre sonra onu takip eder. Bu yüzden konu sadece Danimarka değil. Konu şu uyarıyı ciddiye alıp almamak:
Eğer vatandaşlık bir hak olmaktan çıkıp sürekli kanıtlanması gereken bir sadakate dönüşürse, en güçlü demokrasiler bile insan hakları açısından sorunlu ülkelere evrilebilir.
Devletin güçlü olması, vatandaşın sessiz olmasıyla değil; vatandaşın eşit, güvende ve sorgulayabilir olmasıyla mümkündür. Aksi halde “iyi vatandaş” tanımı büyür, ama özgür insan küçülür.
Daha da önemlisi: Bu sertleşme ve ayrıştırma siyaseti, tarihin en açık derslerinden birini görmezden gelmek anlamına gelir. Çünkü tarih defalarca gösterdi ki, vatandaşlığı daraltan, aidiyeti test eden ve insanları “yeterince bizden” diye sınıflayan her yaklaşım, sonunda toplumu daha güvensiz ve daha kırılgan hale getirir.





























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.