Danimarka’da vergi vermek bir tür vatandaşlık ritüelidir. Vergi ödersin, devlet sana bakar, sen devlete güvenirsin. Sistem böyle anlatılır ve çoğu zaman gerçekten de işler. Peki, Danimarka’da adalet herkes için gerçekten aynı yerden mi hissediliyor?
Cengiz KAHRAMAN
cengiz.kahraman@haber.dk
Danimarka denince akla ilk gelen şeylerden biri vergidir ya da daha açık söyleyelim: Yüksek vergi. Bu ülkede vergiler o kadar yüksektir ki bazen insan aldığı maaşı değil, devlete verdiğini hatırlar. Ama hemen ardından o meşhur cümle gelir:
“Evet, vergi yüksek ama karşılığını alıyoruz”.
Bu cümle neredeyse bir ulusal marş gibidir. Kimse itiraz etmez. Hatta itiraz eden biraz ayıp etmiş sayılır. Çünkü Danimarka modeli kutsaldır: Yüksek vergi, yüksek refah, mutlu insanlar, bisikletli bir gelecek…
Bir süredir kendime şu soruyu soruyorum: Bu sistem herkes için aynı şekilde mi hissediliyor, gerçekten herkes bu hikâyeyi aynı yerden mi dinliyor? Çünkü vergi sadece kesilen para değil, devletle kurulan ilişkinin de aynasıdır.
Kağıt üzerinde sistem kusursuzdur. Gelire göre vergi ödersin. Çok kazanırsan çok, az kazanırsan az. Adalet tam burada başlar gibi görünür. Ama işte tam bu noktada küçük ama önemli bir ayrım çıkar ortaya.
Danimarkalı için vergi, bir hak alışverişidir ve “Ben öderim, devlet de bana bakar” der. Göçmen içinse vergi çoğu zaman bir kanıtlama biçimidir. O da, “Bak, ben de ödüyorum. Ben de bu sisteme katkı veriyorum” der. Aynı para gider, ama duygu farklıdır.
Burada bir parantez açalım. Çünkü Danimarka’da vergiye mesafeli olanlar sadece göçmenler değil, ülkedeki zengin Danimarkalılar da oldukça mesafelidirler. Yüksek vergilerden kaçınmak için şirketlerini, yatırımlarını, hatta üretimlerini daha düşük vergili ülkelere taşıyabiliyorlar. Uluslararası büyük şirketler, Danimarka’da vergi ödememek için hukuki boşlukları sonuna kadar zorluyor.
Yani sistemin yükünü en çok çekenler, her zaman en çok kazananlar değil. Bu da verginin sadece bir “ahlak meselesi” değil, aynı zamanda bir güç meselesi olduğunu hatırlatıyor.
Göçmenler tarafına gelince…
Özellikle Türkiye, Ortadoğu ve az gelişmiş ülkelerden gelen göçmenlerin büyük bir kısmı ya işsiz ya da düşük gelirli. Dolayısıyla ödedikleri vergi de düşük. Serbest meslek sahibi olanlar ise, tıpkı dünyanın her yerinde olduğu gibi daha az vergi ödemek için yollar aramaya meyilli. Ücretli çalışanlar ise vergilerin yüksekliğinden yakınır durur hep. Bu durumda kendilerini devletle “ortak” gibi hissetmemeleri çok da şaşırtıcı değildir.
Vergi verirsin ama söz hakkın sınırlıdır. Vergi ödersin ama hâlâ misafir muamelesi görürsün.
Danimarka’da devlet düzenlidir. Kayıt tutar, takip eder, kontrol eder. Torpil yoktur. Doğrudur. Ama mesele torpil değildir; mesele hata payıdır. Danimarkalı için hata, “sistemsel bir aksaklık”tır. Göçmen içinse hata, “uyum sorunu”dur.
Bir formu geç doldurursun. Bir beyanı yanlış işaretlersin. Bir kelimeyi eksik anlarsın. Bir Danimarkalı için bu bir yanlışlıktır. Göçmen içinse dosyaya düşen bir not. İşte tam burada vergi, mali bir mesele olmaktan çıkar; psikolojik bir ağırlığa dönüşür.
Danimarka’da vergi vermek bir güven ilişkisine dayanır ama bu güven herkese eşit dağılmaz. Danimarkalı devlete güvenerek yaşar. Göçmen ise devletten biraz çekinerek.
Bu yüzden göçmen daha dikkatli olur, daha temkinli olur, daha “örnek” olmaya çalışır. Vergisini verir ama sesini kısmayı da öğrenir. Çünkü bilir: Fazla ses, fazla görünürlük, fazla eleştiri pahalıya mal olabilir.
Kimse inkâr edemez: Danimarka modeli çalışıyor. Vergi konuşulurken sesler alçalır, tonlar yumuşar. Kimse masaya vurmaz. Çünkü cevap bellidir: Hastane var, okul var, yol var. Çocuklar aç değil, yaşlılar sokakta değil.
Ama soru şudur: Bu sistem herkes için aynı duyguyla mı çalışıyor? Bazıları için bu bir güven ağıdır. Bazıları içinse sürekli hatırlatılan bir borç. Bu fark broşürlerde yazmaz.
Türkiye’de ise vergi bambaşka bir duyguyla yaşanır. Vergi ödemek çoğu zaman bir görevden çok bir kayıp gibidir.
“Veriyoruz ama karşılığı nerede?”
“Yine biz ödüyoruz.”
“Yük hep aynı kesimin sırtında.”
Vergi, devlete duyulan güvenle değil; devlete duyulan mesafeyle birlikte düşünülür. O yüzden Türkiye’de vergi konuşulurken sesler yükselir. Öfke, mizah, isyan vardır. Ama kimse sessiz değildir.
Göçmen bu iki hâl arasında kalır. Ne Danimarkalı kadar rahat, ne Türkiye’dekiler kadar öfkelidir. Daha çok tedbirlidir. Vergisini verir. Ama beraberinde sessizliğini de verir. Çünkü hata yapma lüksü sınırlıdır. Yanlış anlaşılma pahalıdır. Fazla eleştiri “uyum sorunu” olarak kayda geçebilir.
Bu yüzden göçmen devlete sadece para ödemez; kendini de ispat eder.
Türkiye’de insanlar vergi ödemekten kaçar ama hep konuşur. Danimarka’da insanlar vergi öder; çoğu kişi sistemi güvenir ve çoğu zaman sessiz kalır. Sessizlik memnuniyetin değil, güvenin bir işaretidir. Türkiye’de ise vergi nadiren adil görülür ve eleştiriler kamusal alanda daha yüksek sesle duyulur. Fark, demokrasinin ne kadar iyi işlediği değil, insanların seslerini nasıl duyurduğuyla ilgilidir. Sessizlik her zaman memnuniyet değil, çoğu zaman risk almamayı seçmekle ilgilidir.
Danimarka’nın vergi ve sosyal güvenlik sistemi işleyen ve demokratik bir yapıya sahip. Burada sorgulanan sistemin kendisi değil; odak, bazı düşük gelirli ve işsiz göçmenlerin deneyimindedir. Devletle karşılaştıklarında kendilerini kırılgan ve temkinli hissedebilirler; süreçleri, formları, kuralları tam olarak anlamak zaman alır. Düzenli işi olan birçok göçmen için ise bu durum hiç bir sorun teşkil etmez.
Zamanla, uyum ve dikkat bazen kendi kendini sınırlamaya dönüşür. Bu noktada ortaya çıkan soru basittir ama önemlidir: Yeteneği ölçüsünde katkıda bulunan herkes, düşüncelerini ifade etme konusunda eşit özgürlüğe sahip midir? Eğer değilse, sorun vergi sistemi değil, bazı insanların sessizliği bir tercih hâline getiren belirsizliktir. Sessizlik, çoğu zaman memnuniyet değil; temkinli bir bekleyiştir.
Gazeteci Cengiz Kahraman, Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da yaşamakta ve 1992 yılından bu yana ise aktif olarak gazetecilik ve editörlük yapmaktadır.
Cengiz Kahraman, uzun yıllar serbest gazeteci olarak Türk basınında görev aldı. Bu süreçte Milliyet, Radikal ve Habertürk gazetelerinin Kopenhag muhabirliğini yürüttü. Bu süreçte Türkiye ile Danimarka arasındaki siyasal, toplumsal ve kültürel gelişmeleri yakından izleyerek kamuoyuna aktardı. Daha sonra kısa bir süre Danimarka’nın ulusal radyo ve televizyon kurumu DR’nin yabancı diller servisi olan DR International’da Türkçe haberler hazırlayıp sundu. Kahraman, aynı dönemde BBC World Türkçe Servisi için de Kopenhag’dan serbest muhabir olarak çalıştı.
2002 yılında Danimarka’nın önde gelen günlük gazetelerinden Politiken’de çalışmaya başlayan Cengiz Kahraman, Politiken gazetesi bünyesinde 2004 yılı sonuna kadar Türkçe ve Danca olarak haftalık yayımlanan Haber gazetesinin editörlüğünü üstlendi. Günümüzde ise “haber.dk” ile Danca yayın yapan “Danturk.com” adlı haber portallarının sahibi ve editörü olarak yayıncılık faaliyetlerini sürdürmektedir.
Cengiz Kahraman, gazetecilik mesleğini Türkiye ve Danimarka arasında bir köprü olarak görmüş; göç, kimlik, kültür, medya ve demokrasi konularında uzun yıllardır ürettiği haber ve analizlerle kamuoyuna katkı sunmaya devam etmektedir.





























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.