HABER

Yalanın İcadı…

İnsanların hiç yalan söylemedikleri, yalan sözcüğünün ne anlama geldiğinin bile bilinmediği, söylenen herşeye inanılan bir dünyada yaşadığınızı düşünün. Ne güzel olurdu değil mi, yalansız bir dünyada yaşamak.

“Yalanın İcadı” (The Invention of Lying) adındaki 2009 yılı Amerikan yapımı bir filmde, insanların hiç yalan söylemedikleri, söylenen herşeye inanılan bir dünyada sıradan bir adam olan Mark’ın yalan söylemeyi keşfetmesi anlatılıyordu. Politikacısından reklamcısına, sporcusuna kadar herkesin aklındakini doğru olarak söylediği, yalan sözcüğünün ne anlama geldiğinin bile bilinmediği bir dünyada, bu keşifle beraber Mark insanlara yalan söylemenin ne kadar işe yarayabileceğini gösteriyordu.

Türkiye ve Danimarka siyasetinde son zamanlarda yaşananlar, uzun zaman önce izlediğim bu filmi hatırlattı bana. Film aslında insanı bir kaç düzeyde düşündürüyor. Gerçi, yalanın büyüğü küçüğü olmaz, yalan yalandır. Her ne kadar basit pembe yalanlar da vahim sonuçlar doğursa da, milyonlarca insanın inandığı bir yalanın sonuçları daha ağır oluyor. Biri ya da birileri yalan söylüyor ve bu yalanlarla insanlar kontrol edilmek, onlara yön verilmek isteniyor.

Bazen önemli bir kişinin söylediği pembe bir yalana bile milyonlarca insan inanıyor.

Belki hatırlayanlarınız vardır. Amerika’da eski başkanlardan Bill Clinton görevine başlarken ettiği yeminde, ‘‘Hiçbir koşul altında yalan söylemeyeceğine dair şeref sözü veriyorum” demişti ama ardından pembe bir yalan söylemişti. Clinton, Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky ile Oval Ofis’teki kaçamak ilişkisi konusunda halkına yalan söylemişti. Clinton yalan söylediğini daha sonra itiraf etse de, halkına yalan söyleyen bir lidere ulusun kaderi teslim edilir mi, yarın başka bir konuda yalan söylemeyeceği ne malum sorusunu gündeme getirse de, doğurduğu sonuç o kadar ağır olmadı.

Ama Amerika Dışişleri eski bakanlarından Colin Powell ve bir çok Batılı lider Birleşmiş Milletler’de ısrarla Irak’ta kimyasal ve biyolojik silahlar olduğu yalanını söyleyerek, uzun yıllar süren bir savaşı başlatmış, milyonlarca insanın ölmesine ve evsiz yurtsuz kalmasına neden olmuştu.

Tuhaftır, pembe yalan söyleyen Clinton halkın karşısına çıkıp yalan söylediğini açıkladı ve sorguya çekildi. Ama milyonlarca insanın ölümüne neden olan yalancılara birşey yapılamadı ve yapılamıyor.

Bazen basit yalancıları cezalandırıyor, vahim sonuçlar doğuran yalancıları ise alkışlıyor, baştacı yapıyoruz.

Geçenlerde Danimarka başbakanı Helle Thorning-Schmidt parlamentoda oluşturulan bir komisyon tarafından halkın gözü önünde başka politikacılar tarafından kelimenin tam anlamıyla sorguya çekildi. Nedeni de, başbakanın yalan söylemesi ve parlamentoya yanlış bilgi vermesiydi. İlginç değil mi? Politikacının halka yalan söylemesi doğal, ama başka bir politikacıya yalan söylemesi tuhaf karşılanıyor. Tuhaf bir çelişki. Başbakanı sorguya çeken politikacılar da halka yalan söylüyorlar.

Türkiye’de ise yalanın bini bir para. Doğruyu söyleyeni 9 köyden kovarlar misali, yalan söylemeden siyaset yapmak bile tuhaf karşılanıyor. Yalan söylemek ayıp değil. Öyle ki, artık çoğu politikacı düşünerek yalan söylemiyor. Önce yalan söylüyor, sonra düşünüyor, durumu gözden geçirdikten sonra ille de gerekiyorsa, ancak o zaman doğruyu da söylüyor. Öyle ki insanlar da yalan olduğunu bile bile inanmayı ve alkışlamayı sürdürüyorlar.

Yalan söylememek yazılı olmayan evrensel bir kural. Yani hepimizin değeri, kuralı. Yalan söyleyen bir kişiyi, politikacıyı yalanın büyüğü, küçüğü ayrımı yapmadan sorgulamıyorsak, kendimize dönüp bakmamız, kendi ahlakımızı sorgulamamız gerekiyor. Çünkü yalanı sorgulamayan adaleti de sorgulayamaz.

Cengiz.kahraman@haber.dk

by
Exit mobile version