Bir ülkenin gerçek büyüklüğü ne ordularının gücüyle ne de servetinin büyüklüğüyle ölçülür. Gerçek büyüklük, insan onuruna gösterdiği saygıda, hukuka bağlılığında ve en zayıfını koruyabilme ahlakında saklıdır.

Foto: AI / Haber.dk
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Bir ülke, en çok kendine anlattığı tarihi kadar büyüktür. Amerika Birleşik Devletleri de iki buçuk yüzyıl boyunca kendisini özgürlüğün, demokrasinin ve sınırsız fırsatlar ülkesinin öyküsüyle anlattı. Milyonlarca insan bu hikayeye inanıp okyanusları aştı; kimileri umut buldu, kimileri ise o umudun bedelini kanıyla ödedi.
Bugün ise o büyük öykü, tarihin en derin sorgulamalarından birinin içinden geçiyor. Dünyaya uzun yıllar umut dağıttığını söyleyen ülke, artık kendi aynasında yorgun, yaralı ve öfkeli bir yüzle karşılaşıyor. Vietnam kökenli Amerikalı yazar Viet Thanh Nguyen’in Amerika için kullandığı “yaralı dev” benzetmesi, belki de çağımızı anlamaya yardımcı olan en çarpıcı tanımlardan biridir.
Donald Trump, işte bu yaralı ülkenin ortaya çıkardığı en görünür siyasal figürdür. O, çöküşün başlangıcı değil; uzun yıllardır büyüyen eşitsizliklerin, sınırsız kazanma tutkusunun, siyasal kutuplaşmanın ve kaybedilmiş umutların ete kemiğe bürünmüş durumudur.
Amerika’nın tarihi, bir yandan özgürlük bildirgeleri yazarken öte yandan yerli halkların sürgün edildiği, köle gemilerinin okyanusları geçtiği, savaşların kıtalara yayıldığı büyük çelişkilerin tarihidir. Güç ile adalet, zenginlik ile vicdan, demokrasi söylemi ile emperyal siyaset çoğu zaman aynı cümlede yan yana yürümüştür.
Vietnam’ın ormanlarından Irak’ın çöllerine, Afganistan’ın dağlarından Gazze’nin yıkıntılarına ve bugün İran’a uzanan uzun çizgi, yalnızca askeri operasyonların değil, insanlığın vicdanında açılmış derin yaraların da tarihidir. Demokrasi adına başlatılan birçok savaşın gerisinde, özgürlükten çok yıkım; barıştan çok acı kaldı.
Belki de tarihin en acı ironisi şudur: Amerika’nın başka toplumlarda bıraktığı yıkımın izleri, bugün kendi içinde de görünür duruma gelmiştir. Kurumlara duyulan güven zayıflıyor, hukuk tartışmalı biçime geliyor, siyaset ortak akıldan uzaklaşıyor, toplumsal eşitsizlik büyüyor ve insanlar aynı ülkeye bakıp birbirinden bütünüyle farklı gerçeklikler görüyor. Büyük bir ülke, aynasına baktığında artık kendi eski yüzünü tanıyamıyor.
Trump’ın en güçlü sözcüğü yenidendir. “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” çağrısı, geleceğe değil, kaybedildiğine inanılan bir geçmişe seslenir. Çünkü insanlar yalnızca işlerini ya da gelirlerini kaybetmez; bazen ait oldukları dünyayı da kaybederler. Geçmiş, bellekte gerçekte olduğundan daha parlak görünmeye başlar. Siyaset de çoğu zaman bu özlemi örgütler.
Trump bu yüzden bir istisna değil, uzun süredir biriken çelişkilerin doğal sonucudur. Bir lider değişebilir; fakat onu var eden koşullar değişmedikçe aynı öykü, farklı yüzlerle yeniden sahneye çıkar.
Doğaya bakışı da bu anlayışın devamıdır. Para üretmeyen şeyin değeri yoktur. Oysa güneş hiçbir şirketin değildir; rüzgarın patenti yoktur, su borsada işlem görmez. Doğa, insanlığın ortak mirasıdır. Onu yalnızca tüketilecek bir kaynak olarak görmek, geleceği bugünden ipotek altına almaktır.
Yine de tarih yalnızca iktidar sahiplerinin yazdığı bir hikaye değildir. Onu asıl yazanlar; atölyelerde, fabrikalarda, üniversitelerde, köylerde, meydanlarda ve sokaklarda daha adil bir dünyanın mümkün olduğuna inanmaktan vazgeçmeyen insanlardır.
Bir ülkenin gerçek büyüklüğü ne ordularının gücüyle ne de servetinin büyüklüğüyle ölçülür. Gerçek büyüklük, insan onuruna gösterdiği saygıda, hukuka bağlılığında ve en zayıfını koruyabilme ahlakında saklıdır.
Bugün yeniden öğrenmemiz gereken en temel şey, birbirimizin gözlerinin içine bakabilmektir. Çünkü korku insanları birbirinden uzaklaştırır; umut ise onları yan yana getirir. Tarihin her döneminde gerçek değişim, insanların birbirine yeniden güvenmeye başladığı anda doğmuştur.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.