Yasal önlemler artırılmasına rağmen kadın cinayetleri azalmıyor. Kadınların hayatı hâlâ evde, sokakta ve işte tehdit altında. Honduras’tan Türkiye’ye, Danimarka’ya, Avrupa’ya kadar kadın cinayetleri küresel bir yara olmaya devam ediyor.

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Türkiye’de 2021’de 280 kadın cinayeti, 217 şüpheli ölüm vakası, 2022’de 334 kadın cinayeti, 245 şüpheli ölüm, 2023’te 315 kadın cinayeti, 248 şüpheli ölüm gerçekleşmiştir. 2024 yılında 394 kadın cinayeti ve 258 şüpheli kadın ölümü gerçekleşmiştir. Bu sayı veri tutulmaya başlandığından bu yana ulaşılan en yüksek sayıdır.
Anayasada kadın erkek eşittir yazılmış olsa da kız çocukları, kadınlar için eğitime ve istihdama erişmede zorluk hala devam etmekte. Ayrıca Dünya Ekonomik Forumu cinsiyet eşitsizliği 2023 raporuna göre Türkiye 146 ülke arasında 124. sırada olması kadın cinayetlerinin artmasında bu eşitsizliğin ana etken olduğu apaçık.
Nüfusa göre en fazla kadın cinayetinin işlendiği ülkeyse her 100 binde 4,33 ortalamayla Honduras. Honduras’ta her gün ortalama en az 1 kadın cinayeti işleniyor. Gene bu tabloya göre AB’de kadının en çok şiddet gördüğü ülkeler DANİMARKA, FİNLANDİYA ve İNGİLTERE. Kadına şiddettin en az olduğu ülkeler ise POLONYA, AVUSTURYA ve HIRVATİSTAN’dır
Danimarka’da genel anlamda cinayet vakalarında aşağı yönlü bir eğilim var. Cinayet oranı 1990’ların başından beri düşüyor. Ancak bu yıl, işlerin normalde inanıldığı kadar iyi gitmeyebileceğine dair açık ve talihsiz bir rakam var. Bu yıl Danimarka’da 15 kadın öldürüldü. En sonuncusu geçen gün Danimarka’nın üçüncü büyük kenti Odense’de sokakta vurulmuş halde bir kadın cesedi bulundu. Yılın bitmesine dört ay kala yapılan hesaplamalara göre son on yılların ortalaması olan 12,8’den daha fazla kadın öldürüldü.
Danimarka’da altı kadın cinayeti bir ayda işlendi. Bu çılgınca ve hatırladığım kadarıyla daha önce hiç görülmemiş bir şey. Kadın cinayetlerinin karakteristik özelliği, failin kurbanla yakın akraba olması -genellikle partneri- ve bu nedenle birçok taraf artık partner cinayetlerine ve kadına yönelik şiddete daha fazla odaklanılmasını talep ediyor.
Danimarka, fiziksel, psikolojik ya da cinsel şiddete maruz kalan ve partnerinden tehdit alan kadınların oranı açısından AB ortalamasının önemli ölçüde üzerindedir.
Danimarka’nın eşitlikle övünen Avrupa ülkelerinden biri olması, ancak partner şiddetine ölümcül hale gelmeden ve tamamen kötüye gitmeden müdahale etme konusunda en kötü ülke olması şaşırtıcıdır.
Çevre ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı’nın “tarihsel olarak yüksek” olarak nitelendirdiği 136 milyon kronluk bütçeyi, hükümetin yakın partner şiddeti ve yakın partner cinayetine karşı çeşitli girişimlere ayırmasının üzerinden iki buçuk yıl geçti.
Bu yılın Haziran ayındaki yeni ceza reformunda hükümet, yakın partner şiddetine yönelik cezayı yüzde 50 artırdı ve daha geçen hafta, Kuzey Zelanda Polisi, bir kişinin, örneğin ikamet yasağı olan eski kız arkadaşının evine çok yaklaştığını tespit etmek için tasarlanan “ters bilezik” adı verilen yeni bir sistemi ilk kullanan kurum oldu.
Uzmanlar, hem erken önlem almak konusunda çalışmaların hızlandırılması, hem de polisin mevcut vakalara yardım etme ve soruşturma kapasitesine daha fazla yatırım yapılması gerektiğini söylüyor.
Dinsel baskıyı öne çıkaran siyasi iktidarların kadınlar için çizdiği tablo genellikle; ailelerin içinde hapsolmaya, güvencesiz biçimde yaşamaya razı etmek. Bu tür rejimler kadınların açlık sınırındaki ücretlerle geçinmek zorunda kalması için yasal düzenlemeler yapıyorlar. Çok çocuk yap deyip, kreşleri kapatarak güvenceli ve tam zamanlı çalışma haklarını elinden alıyorlar. Bu durum da kadına yönelik şiddeti arttırıyor.
Kadına karşı şiddeti önlemek, kadın cinayetlerini durdurma konusunda Danimarka’nın hemen gerçekçi önlemler alması gerekiyor.
Türkiye’de ne yazık ki durum çok daha ciddi. Kadına yönelik şiddeti önlemek ve gereken toplumsal dönüşümü sağlamak için, kadın ve erkeğin ayrıştırıldığı, kadınlığın aşağılandığı söylemleri, TV ve öteki medya organlarında, muhafazakar kesim açıkça ve çekinmeden dile getiriyor.
Uluslararası bir anlaşma olan İstanbul Sözleşmesi’nden şimdiki iktidarın tek taraflı çekilmesi aile için kadına yapılan baskıyı arttırdığını bütün araştırmalar kanıtlıyor. İstanbul Sözleşmesi’nin beş temel ilkesi; kadına yönelik her türlü şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurlarının korunması, suçların kovuşturulması, suçluların cezalandırılması ve kadına karşı şiddet ile mücadele alanında bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata geçirilmesidir.
Kadına yönelik şiddetin gerekçesi olamaz…






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.