Yazın ısınan tek şey hava değildir. Danimarka’da mevsimler yalnızca doğayı değil, siyasetin dilini de değiştirir.

Foto: Anders Hviid / Folketing.dk / Haber.dk
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
1984 yılından bu yana bu ülkede yaşadım, eğitim gördüm ve otuz yıl eğitim sisteminde çalıştım. Kırk yılı aşkın süredir Danimarka’yı içeriden izliyorum. Hükûmetler değişti, ekonomik krizler yaşandı, salgınlar geçti; ama yaz geldiğinde göçmenlerin yeniden siyasetin en kolay gündemi hâline gelmesi neredeyse hiç değişmedi.
Bu yalnızca bir rastlantı mıdır? Sanmıyorum.
Her yaz benzer sorular yeniden dolaşıma sokulur: Kim Danimarkalıdır? Vatandaşlık daha da zorlaştırılmalı mı? Göçmenler Danimarka değerlerini yeterince benimseyebiliyor mu? Daha sert önlemler alınmalı mı?
Elbette göç, vatandaşlık ve uyum politikaları demokratik toplumlarda tartışılmalıdır. Sorun, bu konuların konuşulması değildir. Sorun, neredeyse her yaz yeniden siyasal gündemin merkezine taşınmalarıdır.
Bu yaklaşım yeni de değildir. Özellikle 2001 seçimlerinden sonra göç ve kimlik meselesi Danimarka siyasetinin en belirleyici başlıklarından biri durumuna geldi. Uzun yıllar hükümetleri dışarıdan destekleyen Danimarka Halk Partisi (Dansk Folkeparti), göç politikalarının sertleşmesinde önemli bir rol oynadı. Daha sonra Liberal Parti, Muhafazakârlar ve hatta uzun yıllar sosyal devletin en güçlü savunucularından biri olarak görülen Sosyal Demokratlar da göç konusunda giderek daha sert politikalar benimsedi.
Son yıllarda bunun birçok somut örneğine tanık olduk. Vatandaşlık koşulları ağırlaştırıldı. 2018’de kabul edilen ve daha sonra “paralel toplumlar” yaklaşımı doğrultusunda güncellenen, kamuoyunda “getto yasaları” olarak bilinen düzenlemelerle göçmenlerin yoğun yaşadığı kimi mahalleler için özel uygulamalar getirildi. Aile birleşimi zorlaştırıldı. Uluslararası kamuoyunda “mücevher yasası” olarak bilinen düzenleme uzun süre tartışıldı. Vatandaşlık törenlerinde el sıkışma zorunluluğu getirildi. Başbakan Mette Frederiksen de iltica başvurularının Danimarka dışında değerlendirilmesi ve düzensiz göçün sınırlandırılması yönündeki politikaları savundu. Eski Göç ve Uyum Bakanı Inger Støjberg ise izlediği sert göç politikaları nedeniyle yalnızca Danimarka’da değil, uluslararası kamuoyunda da en çok tartışılan siyasetçilerden biri oldu.
Bütün bunlar tartışılırken sağlık sistemindeki personel açığı, yaşlanan nüfusun yarattığı sorunlar, eğitimde yaşanan nitelik kaybı, konut sıkıntısı, iklim krizi ve artan yaşam maliyetleri çoğu zaman ikinci planda kaldı.
Bunun tesadüf olduğuna inanmıyorum. Çünkü göçmenler üzerinden yürütülen kimlik tartışmaları, seçmeni harekete geçirmenin en kolay yollarından biri olarak görülüyor. Gerçek sorunların çözümü uzun vadeli politikalar gerektirirken, kimlik siyaseti çok daha hızlı siyasal sonuç üretebiliyor.
Oysa Danimarka’nın demokratik geleneği bambaşka bir anlayış üzerine kuruludur. Bu geleneğin temelinde insanların kökeni değil, hukukun üstünlüğü, eşit yurttaşlık ve karşılıklı güven vardır.
1984 yılından beri Danimarka’yı yakından tanıyan biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki bu ülke göçmenler yüzünden yoksullaşmadı. Tam tersine, onların emeği, bilgisi ve üretimiyle güç kazandı. Bugün hastanelerde doktor ve hemşire olarak, okullarda öğretmen olarak, üniversitelerde akademisyen olarak, fabrikalarda, bilişim sektöründe ve araştırma merkezlerinde çalışan binlerce göçmen kökenli insan Danimarka’nın refahına katkı sunuyor. Ülkenin uzun süredir karşı karşıya bulunduğu nitelikli iş gücü açığının giderilmesinde de önemli bir rol üstleniyorlar.
Bunu yalnızca istatistiklerden değil, kendi çalışma yaşamımdan da biliyorum. Otuz yıl boyunca Danimarka eğitim sisteminde farklı kökenlerden gelen çocuklarla, ailelerle ve meslektaşlarımla birlikte çalıştım. Aynı okulun koridorlarında Danimarkalılar da vardı; Türkiye’den, Bosna’dan, Irak’tan, Somali’den ve Pakistan’dan gelenler de… Günlük yaşam bana gösterdi ki insanların topluma katkısını belirleyen şey kökenleri değil; eğitimleri, emekleri ve birlikte yaşama iradeleridir. Danimarka’nın gerçek gücü de tam burada yatıyor.
Ne var ki her yaz yeniden üretilen “göçmen sorunu” söylemi, bu ortak emeği görünmez kılıyor. Toplumun bir kesimini sürekli tartışmanın konusu durumuna getirmek, birlikte yaşama kültürünü güçlendirmiyor; tam tersine kuşkuyu, önyargıları ve ayrışmayı besliyor.
Danimarka’nın büyük eğitim düşünürü N. F. S. Grundtvig, gerçek bir halk topluluğunun insanların birbirini dinleyebildiği, birbirinden öğrenebildiği ve ortak bir gelecek kurabildiği ölçüde var olabileceğini savunuyordu. Bugün de Danimarka’yı güçlü kılan, farklı kökenlerden gelen insanları dışlamak değil; onları hukukun üstünlüğü, eşit yurttaşlık ve karşılıklı güven temelinde ortak yaşamın bir parçası hâline getirebilmektir.
Siyasetin görevi korkuları büyütmek değil, umut üretmektir. Toplumu birbirinden kuşkulanan gruplara ayırmak değil, ortak sorunlara ortak çözümler aramaktır. Yapay gündemler kısa vadede seçim kazandırabilir; fakat uzun vadede toplumsal güveni aşındırır, ortak yaşam duygusunu zedeler ve demokrasiyi yıpratır.
Sorun gerçekten göçmenler mi; yoksa her yaz göçmenleri yeniden siyasal tartışmaların merkezine yerleştiren siyaset anlayışı mı?
Çünkü bir toplumun büyüklüğü, kimi dışladığıyla değil; farklılıklarıyla birlikte adil, özgür ve güven içinde yaşamayı ne kadar başarabildiğiyle ölçülür.
Demokrasi de tam burada anlam kazanır





























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.