Cennet gerçekten anaların ayağının altındaysa, o cennetin yolu önce yeryüzünden geçmek zorundadır. Yeryüzü kadınlar için gerçekten adil olmadıkça, hiçbir toplum kendini gerçek anlamda “medenî” sayamaz.

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
“Cennet anaların ayağının altındadır” denir.
Ne kadar güzel, ne kadar yüce bir söz…
Ama insan yine de durup düşünmeden edemiyor: Eğer cennet gerçekten anaların ayağının altındaysa, neden yeryüzü kadınlar için bugün de bu kadar zor, hala bu kadar ağır bir yer?
İnsanlık tarihine bakıldığında yüzlerce peygamberden söz edilir. İnançlara göre onlar insanlığa yol göstermek için gönderilmiştir. Ama bu uzun anlatının içinde tek bir kadın peygamberin adı geçmez. Bu durum yalnızca dinsel bir tartışma değil; aynı zamanda yüzyıllar boyunca kadınların hem kutsal metinlerde hem de toplumsal hayatta nasıl geri plana itildiğinin sembolik bir işareti gibidir.
8 Mart takvimlerde “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak yazan bu tarih, aslında yalnızca kutlama mesajlarının, çiçeklerin ve iyi dileklerin günü değildir. O, uzun bir mücadelenin, ağır bedellerle kazanılmış hakların ve hala tamamlanmamış bir eşitlik arayışının hatırlandığı gündür.
8 Mart’ın öyküsü romantik değildir. Tam tersine, emekle, direnişle ve acıyla yazılmış bir tarihin içinden doğmuştur. 20. yüzyılın başlarında Amerika’daki tekstil fabrikalarında çalışan kadın işçiler, günde on dört, on altı saat çalıştırılıyor; erkeklerden daha düşük ücret alıyor; insanlık onurunu zorlayan koşullarda yaşamaya mahkûm ediliyordu.
1908 yılında New York’ta binlerce kadın işçi sokaklara çıktı.
İstedikleri şey basitti: Ekmek ve onur. Daha kısa çalışma saatleri, eşit ücret ve insanca bir hayat… Bu talepler yalnız ekonomik değildi; insan olmanın en temel talepleriydi.
1910 yılında Kopenhag’da toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Alman düşünür Clara Zetkin bir öneri sundu: Kadınların hak mücadelesini hatırlatacak uluslararası bir gün olmalıydı. İşte 8 Mart, bu önerinin ve bu mücadelenin içinden doğdu. Bir çiçek gününden değil, emeğin ve direnişin tarihinden…
Türkiye’de kadınların hikayesi de uzun ve inişli çıkışlı bir yolculuktur. Osmanlı’nın son dönemlerinde Halide Edip ve Fatma Aliye gibi kadınlar kalemleriyle toplumun kapılarını aralamaya çalışıyordu. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı. Bu hak, o yıllarda dünyanın pek çok ülkesinde henüz kadınlara verilmemişti. Kağıt üzerinde büyük bir devrimdi. Ama toplumların kaderini yalnızca yasalar belirlemez. Zihniyetler, alışkanlıklar ve yerleşmiş kabuller de tarihin yönünü belirler.
Bugün Türkiye’de kadınlar aynı soruların gölgesinde yaşıyor:
Neden her gün bir kadın cinayeti haberi geliyor?
Neden çocuk istismarı bitmiyor?
Neden kadın emeği çoğu zaman görünmez sayılıyor? Bir ülkenin gelişmişliği gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil, kadınlarının ne kadar güvende yaşadığıyla ölçülür.
Oysa kadınlar hayatın yalnızca bir parçası değil, çoğu zaman onun kurucusudur.
Onlar annedir, öğretmendir, işçidir, bilim insanıdır, çiftçidir, sanatçıdır. Bir toplumun görünmeyen mimarlarıdır.
Buna rağmen tarih boyunca kadınlar ya görünmez kılındı ya da yalnızca fedakarlık kavramının içine sıkıştırıldı. Oysa hayatın büyük kısmı onların omuzlarında yükselirken, seslerinin bu kadar az duyulması başlı başına büyük bir çelişkidir.
Bu yüzden 8 Mart bir kutlama günü değildir.
Bir hatırlatma günüdür. Eşitlik henüz tamamlanmış değildir. Adalet henüz yerini bulmuş değildir. Özgürlük bugün de yarım bir hikayedir.
Kadınların mücadelesi yalnız kadınların mücadelesi değildir; insanlığın vicdan mücadelesidir. Çünkü bir toplumda kadınlar özgür değilse, o toplumda hiç kimse gerçekten özgür değildir.
Yine 8 Mart. Yine konuşmalar yapılacak, çiçekler verilecek, mesajlar paylaşılacak. Ama asıl soru aynı yerde duruyor: Kadınların öldürülmediği, korkmadan yaşayabildiği, emeğinin görünür olduğu bir ülkeyi kurabilecek miyiz?
Çünkü cennet gerçekten anaların ayağının altındaysa, o cennetin yolu önce yeryüzünden geçmek zorundadır. Yeryüzü kadınlar için gerçekten adil olmadıkça, hiçbir toplum kendini gerçek anlamda “medenî” sayamaz.
“Cennet Anaların ayağının altında ise, yeryüzü kadınlara neden bu kadar dar?”






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.