Emekle örülen bir coğrafyada, ipekten nehre uzanan insan hikâyeleri

Ressam Cevdet Kocaman, Meriç coğrafyasını, doğduğu köyün gündelik hayatını ve hafızasını tablolarında yansıtıyor.
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Bir ipek böceğinin ağzından çıkan iplik bazen bin metreyi bulur. Bu, yalnızca bir ölçü değildir; bir ömrün içinden süzülerek gelen sabrın uzunluğudur.
İpek böceği dünyayı bilmez. Pazarı, fiyatı, kazancı yoktur. Bildiği tek şey, içinden gelen bir zorunluluktur: dönmek, tekrar dönmek ve yine dönmek. Üç-dört gün boyunca bedenini “8” çizerek yüz binlerce kez hareket ettirir. Her dönüşte ağzından çıkan sıvı havayla buluşur; lif olur, iplik olur, ipek olur. Bir damla, bir sessizlik… Sonra bir metre, sonra yüz, sonra bin.

Cevdet Kocaman’ın, Meriç coğrafyasını, doğduğu köyün gündelik hayatını ve hafızasını yansıttığı bir tablosu.
İnsan emeği de böyle başlar. Kimse bir günde usta olmaz. El, aynı hareketi tekrar ederek öğrenir; omuz, yükü alışkanlıkla taşır; sabır, kendini yineleyen günlerin içinden geçerek olgunlaşır. Zanaatkârın tezgâh başındaki suskunluğu, işçinin sabah karanlığında başlayan mesaisi, yazarın aynı cümleyi defalarca bozup yeniden kurması… Hepsi bir tür koza örmektir.
İpek böceği kendi bedeninden çıkan iplikle kendini sarar. İnsan da emeğiyle kendini inşa eder. Her ikisi de yalnızca korunmak için değil, dönüşmek için örer. Kozanın içi karanlıktır ama gereklidir. Orada zaman yavaşlar, dış dünya susar; bir şey çözülür, bir şey yeniden bağlanır.
Bin metre ipek bir canlı için mucizedir.
Bir insan içinse çoğu zaman görünmez bırakılan bir çabanın karşılığıdır. Çünkü insan emeği de ipek gibidir: işlenirken parlatılır ama kaynağı unutulur. Oysa ipin hafızası vardır. Dokunduğun kumaşta, giydiğin giyside, tuttuğun mendilde bir bedenin sabrı saklıdır.
Bu hafıza bazen bir bina olur, bazen bir nehir.
Sofulu, Yunanistan’ın Evros bölgesinde, Meriç Nehri’nin kıyısında yer alan eski bir kasabadır. Adını ipekböcekçiliğiyle duyurmuştur. Burada ipek yalnızca bir üretim değil, bir hatırlama biçimidir. Sınırların ve hikâyelerin iç içe geçtiği bu coğrafyada emek, kendine taşta ve suda yer bulur.

Sofulu: Hüseyin Duygu, Ata Ünver ve Cevdet Kocaman
1850’li yıllardan kalma bir bina vardır Sofulu’da. Taş değildir yalnızca; zamandır. Bir zamanlar ipek ve kozanın sessiz uğultusuyla yaşayan bu yapı, ressam Cevdet Kocaman’ın büyük dedesinin emeğiyle kurulmuş bir ipek-koza fabrikasıydı. Kozanın sabırla ipliğe dönüştüğü günlerin izi hâlâ duvarlarında dolaşır. Taşları, üretimin ve bekleyişin hafızasını taşır.
Bugün bina başka bir zamana uyanmıştır. Artık küçük, şirin bir oteldir. Bir zamanlar alın terinin yankılandığı odalarda şimdi yolcular dinlenir, zaman biraz yavaşlar. Değişmiştir ama köklerini inkâr etmemiştir. İpeğin ve bir ailenin belleğini sessizce taşımayı sürdürür.
Zaten Sofulu, belleği olan bir yerdir. Kozacılığın geçmişini bugüne bağlayan müzeler, tarihin yalnızca vitrinlerde değil, anlatılarda yaşadığını hatırlatır. Bu kasabada tarih, konuşarak aktarılır.
Sofulu ile Balabanköy arasındaki bağ ise yalnızca nehrin iki yakasında durmakla açıklanamaz. Bu ilişki, daha geride bir kırılmaya, Edeköy’e uzanır. Cevdet Kocaman’ın annesi, Balabanköy’lü Salih (Ağa) Balaban’ın torunudur. Anne tarafı, ipekçiliğin belleğini kuşaklar boyunca taşıyan İpekçioğlu soyadını bugün hala yaşatır. Bu ad, yalnızca bir aile ismi değil; dut ağacından koza sepetine uzanan bir yaşam bilgisinin, sessiz bir emeğin işaretidir.

Cevdet Kocaman’ın, Meriç coğrafyasını, doğduğu köyün gündelik hayatını ve hafızasını yansıttığı bir tablosu.
Edeköy’ü alan büyük sel, yalnızca evleri değil, bir yaşam biçimini de yerinden söküp alır. Sular çekildiğinde geriye dönüş mümkün olmaz; insanlar, hatıralarını yanlarına alarak Balabanköy’e taşınır. Köy biraz daha yukarı kurulur, adı değişir: Kadıdondurma. Ama belleğin adı değişmez.
Böylece coğrafya bir kez daha kaderle mühürlenir. Bir köy yer değiştirir, bir nehir hafızayı taşır, bir aile hikâyesi başka bir toprağa kök salar. İpek böceğinin ipliği gibi, kopmadan uzayan bir bağdır bu: Edeköy’den Balabanköy’e, oradan Sofulu’ya ve Meriç’in akışına karışan bir insan silsilesi.
Ressam Cevdet Kocaman’ın bugünkü eserlerinde, bu coğrafyanın izlerine rastlanır. Sulak alanların renkli yansımaları, suyun yüzeyinde kırılan ışıklar, bataklığın yeşili ve gökyüzünün bulanık mavisi resimlerine sızar. Bellek, burada boya olur. Kocaman, bugün Balabanköy’de, tarihe tanıklık etmiş atölyesinde üretmeyi sürdürür. Atölyenin içinde ve çevresinde yüzyılları devirmiş dut ağaçları vardır; sakin köy yaşamı, resimlerinde yeniden yorumlanır. İpek, emek ve hafıza bu kez tuval üzerinde birbirine bağlanır.
Madem konu açıldı, benim kaderimde de oradan geçmek varmış. Meriç Nehri’ni ölümle burun buruna geçerek, ilticacı olarak Danimarka’ya uzanan yol da bu coğrafyadan geçti. Bazı yollar tesadüf değildir; insan, başkalarının yarım kalan hikâyelerinden geçerek kendi hayatına varır. Benim Meriç’le, Sofulu’yla ve o geçişlerle kurduğum bağ, yalnızca kişisel bir kaçış değil; daha önce yürünmüş, acıyla ve dirençle açılmış bir yolun devamıdır.

Cevdet Kocaman’ın, Meriç coğrafyasını, doğduğu köyün gündelik hayatını ve hafızasını yansıttığı bir tablosu.
Bu hafızayı bugüne taşıyanlardan biri de Atakan Sevgi’dir. Cevdet Kocaman’ın büyük ablasının oğlu olan Sevgi, anne-annesinin anlatılarını yazıya dökerek Edeköy Katliamı adıyla yayımlamıştır. Sözlü tarihin kırılganlığını yazıyla sağlamlaştıran bu çalışma, unutulmak istenen bir yarayı yeniden görünür kılar. Çünkü bazı acılar anlatılmazsa eksik kalır; yazıya döküldüğünde ise yalnızca geçmişe değil, geleceğe de seslenir.
Sofulu bir Yunan kasabasıdır; Balabanköy ise Uzunköprü’nün bir köyü. Aralarından akan Meriç Nehri, bir sınır çizgisi olmanın ötesinde, yüzyıllardır iki yakanın insanlarının ortak hikâyesini belleğinde taşıyan uzun bir hafızadır. Su akar, hikâyeler kalır.
Meriç durmaksızın akarken geride kalanlara sınırları değil, geçişleri öğretir. Suyunda, ipeğin ipliğe dönüşürken öğrendiği sabır da vardır; bir insanın hayatta kalmak için yürüdüğü yolda. Aynı akıntı, iki yakada farklı dillerle anlatılan ama aynı yerinden acıyan hayatları taşır.
Bazen insan bir kıyıda durup akıntıya bakarken şunu anlar:
Biz nehirleri geçmeyiz yalnızca; nehirler de sessizce içimizden geçer.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.