Köleliğin zincirleri kırıldı, ama yoksulluk yerinde kaldı.
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Brezilya’da kölelik sona erdiğinde siyahiler özgürleşti; fakat büyük ölçüde toprağın sahibi olamadılar. Yıllarca bedenleriyle işledikleri topraklarda bu kez özgür ama yoksul insanlar olarak yaşamlarını sürdürdüler. Toprak sahipleri uzaktaydı, onların adına atadıkları görevliler hükmediyordu. Emeğin sahibi ise yine emeğini veren değildi.
Başak Bingöl Yüce’nin Türkçeye kazandırdığı Eğri Saban romanının yazarı Itamar Vieira Junior, toprak, emek, sınıf, cinsiyet eşitsizliği ve hafıza üzerinden Brezilya’nın toplumsal gerçekliğini anlatıyor.
Roman, kölelikten kurtulmuş siyah köylülerin hayatına götürüyor bizi. Toprağa tutunarak kimliklerini, ailelerini, anılarını kurmaya çalışan insanların öyküsünü anlatıyor. Yoksulluk, mülkiyet ilişkileri ve iktidar, gündelik yaşamın içine kadar giriyor.
Ama Eğri Saban yalnızca toprak, yoksulluk ve sınıf üzerine bir roman değil. Romanın derininde, çoğu zaman görünmeyen başka bir emek var: kadınların emeği.
Tarlada çalışmak hayatın yalnızca bir bölümüdür. Ürünü yetiştirmek yetmez; yaşamın eve taşınması, sofranın kurulması, çocukların büyütülmesi, hastaların bakılması, ölülerin ardından yas tutulması gerekir. Bu yükün büyük bölümünü kadınlar taşır.
Bu emek çoğu zaman kayda geçmez. Ücretlendirilmez, övülmez, hatta emek olarak bile görülmez. Çünkü kadınların yaptığı işler hayat kadar sıradan kabul edilir. Çocuk büyür, yemek pişer, ev ayakta kalır, hasta bakılır. Kimse bunun nasıl olduğunu sormaz.
Oysa hayat tam da bu görünmeyen emekle sürer.
Kadınlar romanda yalnızca yaşamı taşıyan kişiler değildir; hafızanın da taşıyıcılarıdır. Geçmişi hatırlar, yaşananları aktarır, aile öykülerini gelecek kuşaklara bırakırlar. Böylece kişisel hafıza, ortak bir hafızaya dönüşür.
Romanın kadın anlatıcıları bu açıdan önemli. Erkeklerin dünyasında toprak, mülkiyet ve sahip olmak öne çıkarken kadınların dünyasında başka bir söz belirir: sürdürmek.
Çocuk büyütmek, yarayı sarmak, sofrayı yeniden kurmak, ölümün ardından hayatı devam ettirmek, kırılanı onarmak. Bunlar büyük olaylar gibi görünmez. Ama yaşamı ayakta tutan güç çoğu zaman burada saklıdır.
Eğri Saban yalnızca toprağın değil; o toprakta çalışan, doğan, seven, kaybeden ve yas tutan insanların da öyküsüdür. Kadın emeğini sınıfsal eşitsizliğin kıyısında kalan bir ayrıntı olarak görmez; onu eşitsizliği görünür kılan temel unsurlardan biri olarak ele alır. Çünkü kadınların emeği yalnızca karşılıksız bırakılmaz, aynı zamanda doğal ve değersiz sayılarak tarihten de silinir.
Tam burada Brezilya’dan Türkiye’ye uzanan bir çizgi beliriyor. Kölelik deneyimi iki ülkenin tarihini aynılaştırmaz. Ama kadınların görünmeyen emeği, yoksullukla iç içe geçmiş hayatları, aileyi ayakta tutmak için üstlendikleri ağır sorumluluk bize hiç yabancı değil.
Türkiye’de de kadınlar tarlada, fabrikada, atölyede, evde, mutfakta, çocuklarının başında çalışıyor. Kimi zaman aynı gün içinde hem üretici hem anne hem bakıcı hem de evin bütün yükünü taşıyan kişi oluyor. Üstelik bu emeğin önemli bir bölümü bugün de “kadınlık görevi” sayıldığı için emek olarak bile görülmüyor.
Daha da ağır olanı, kadının yalnızca emeği değil, sözü de çoğu zaman değersizleştiriliyor. Yaşamı kuruyor, çocukları büyütüyor, aileyi ayakta tutuyor, acıyı taşıyor; fakat kararın, mülkiyetin, gücün sahibi çoğu zaman başkası oluyor.
Bu yüzden Eğri Saban’ı okurken yalnızca Brezilya’daki siyah köylü kadınları görmüyoruz. Kendi ülkemizde sessizce çalışan, üreten, direnen, çoğu zaman adı bile anılmadan hayatı sürdüren kadınları da görüyoruz.
Eğri Saban bize tam da bunu hatırlatıyor. Yaşamı kimin kurduğunu bilmeden tarihi eksiksiz anlatamayız.





























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.