Danimarka ile Türkiye, artık gri bir zeminde değil, ince ve keskin bir eşikte duruyor. Bir yanda Ankara’nın terör konusundaki kırmızı çizgileri, diğer yanda Kopenhag’ın mesafeli Avrupa duvarı… Ortadoğu’nun sert rüzgârları, Avrupa’nın temkinli tavrı ve Danimarka’da Müslüman kökenli göçmenlere yönelik giderek sertleşen algılar… İki ülke ilişkilerinin sıcak-soğuk dengesi yeniden kuruluyor.
Cengiz KAHRAMAN
cengiz.kahraman@haber.dk
Danimarka ile Türkiye bugün, geçmiş yılların inişli çıkışlı rotasından çıkıp birbirine daha rasyonel ve daha karşılıklı çıkar odaklı bir zeminde buluşmanın eşiğinde duruyor. NATO’nun genişlemesi, bölgesel güvenlik endişeleri ve artan ekonomik ilişki ihtiyaçları, hepsi bu iki ülkeyi birbirine daha sıkı bağlıyor. Ancak bu bağ, şaşırtacak kadar sağlam olduğu için değil; aksine, birbirine ihtiyaç duyan iki farklı aktörün birbirini dengelemek zorunda oluşundan kaynaklanıyor. İnce bir eşik bu: adımı yanlış atarsınız düşersiniz.
Finlandiya ve İsveç’in NATO üyelik süreçlerinde ortaya çıkan diplomatik hareketlilik, Danimarka’nın Ankara’yla iletişim kanallarını yeniden güçlendirmeye yöneldiğinin en açık göstergesiydi. Türkiye’nin güvenlik kaygılarının tartışma götürmez şekilde masaya konması ve Danimarka’nın bu kaygıları daha ciddiye almaya başlaması, gelecek için dikkat çekici bir işaret olarak görülüyordu.
Ankara’nın uzun süredir dillendirdiği, PKK ve uzantılarıyla mücadelede Avrupa’nın daha net bir tavır göstermesi konusunda bir beklentisi de vardı. Bu yalnızca Türkiye’nin güvenliği açısından değil, ikili ilişkilerin devamı için de bir kırmızı çizgisiydi.
Ekonomiye gelince… Orada manzara her geçen gün biraz daha aydınlanıyor. Danimarkalı şirketler Türkiye’de özellikle yenilenebilir enerji, sağlık teknolojileri ve lojistik gibi alanlarda belirgin bir iştah sergiliyor. Türkiye’nin genç ve hareketli nüfusu ile geniş pazar hacmi Danimarka için cazip bir kapı aralarken, Türk girişimciler de Kopenhag’ın yüksek standartlı iş ortamından ve AB pazarına doğrudan erişimin sunduğu avantajlardan yararlanıyor. Kısacası, siyaset zaman zaman gerilse bile ekonomi iki ülke arasındaki masayı kapatmayan, tam tersine ayakta tutan güçlü bir mıknatıs işlevi görüyor.
İlişkinin en sıcak ve insan boyutu da Danimarka’daki Türk toplumu. Diaspora, yalnızca iki ülke arasında bir köprü değil, aynı zamanda ilişkilerin gerçek nabız noktası. Bugün genç kuşağın iş dünyasında, siyasette ve sivil toplumda daha görünür hale gelişi, yalnızca Türkiye-Danimarka ilişkilerini değil, Danimarka’nın kendi iç sosyal dokusunu da dönüştürüyor.
Bütün bu tablo bize şunu gösteriyor: Danimarka’nın Türkiye politikasında yeni bir dönem kapıda. Ancak bu yeni zeminin kalıcı olup olmayacağı ise, iki ülkenin karşılıklı diyalogu ne kadar sahici ve istikrarlı sürdürebileceğine bağlı.
İşin asıl kırılgan tarafı da burada başlıyor. Bir süredir hem Ankara’da hem de Kopenhag’da dikkat çeken bir hava var. Kimse yüksek sesle söylemese de herkes aynı merakı taşıyor, aynı soruyu fısıltıyla birbirine soruyor: “Bu yeni dönem bize umut mu verecek, yoksa aradaki mesafeyi mi artıracak?”
Türkiye’nin “terörsüz Türkiye” söylemiyle başlattığı yeni süreç, Avrupa’daki tüm dengeleri yeniden tartışmaya açtı. Ankara artık PKK ve uzantılarının Avrupa’daki faaliyetlerinin sınırlandırılmasını sadece güvenlik talebi değil, bizzat ikili ilişkilerin temel koşulu olarak değerlendiriyor. Ankara, bu konuda Danimarka dahil tüm Avrupa’dan daha net bir tavır bekliyor.
Danimarka cephesinde ise yaklaşım biraz karmaşık. Devlet kurumları ve siyasi çevreler, terörle mücadele konusunda Türkiye’nin taleplerini duymakla birlikte, Kopenhag bu konuda kendi hukuk sisteminin sınırları içinde kalmaya özen gösteriyor.
Kamuoyunun bir bölümü Türkiye’ye ve yönetime mesafeli dururken, diğer bölümü ise Ankara’nın güvenlik kaygılarını anladığını söylüyor. Fakat iki tarafın da ortak noktası şu: Kimse ilişkilerin tamamen sertleşmesini istemiyor. Yani bir tür “temkinli dostluk”, adı konmadan sürdürülüyor.
Asıl mesele ise, Ortadoğu’nun bir türlü bitmeyen yangınında ortaya çıkıyor. Ortadoğu söz konusu olduğunda iki ülkenin refleksleri birbirinden iyice ayrılıyor. Türkiye’nin İsrail-Filistin çatışmasına, Suriye denklemine ve bölge politikalarına bakışı, Danimarka’nın daha soğukkanlı, daha Avrupa merkezli yaklaşımıyla çatışıyor. Bu fark, masadaki dosyaların hiçbirini kolaylaştırmıyor.
Ukrayna savaşında da tablo benzer. Türkiye’nin hem Moskova hem Kiev’le aynı anda konuşabilen az sayıda aktörden biri olması Kopenhag’da soru işaretleri doğururken, Danimarka’nın daha ölçülü çizgisi Ankara’da “fazla mesafe” olarak algılanıyor. Yani iki başkentin de baktığı manzara aynı, ama niyetler taban tabana zıt.
Peki, bu farklılıklar sorun çıkarır mı? Elbette çıkarabilir. Ama bu sorunların tümü çözümsüz değil, ilişkileri tamamen koparma potansiyeli taşıyan, geri dönülmez sorunlar da değil bunlar. İki ülke geçmişte de pürüzleri aşmayı bildi, benzer tansiyonlar yaşandı ve her iki ülke de sonunda ortak bir zeminde buluşmayı başardı.
Asıl hassas nokta ise Danimarka’daki Müslüman ülkelerden gelen göçmenlere yönelik algı. Son yıllarda aşırı sağın söylemi merkez partilere de sızmaya başladı. Hükümetin bu söylemi tamamen dışlamaması, zaman zaman aşırı sağa alan açan politikaları toplumsal algıyı törpülemek yerine keskinleştiriyor. Türkiye ise bu gelişmeleri dikkatle izliyor, hatta çoğu zaman “Burada gerçekten adil bir tablo mu var?” diye soruyor. Danimarka’nın göç politikası Ankara’nın masasında, Ankara’nın toplumsal hassasiyetleri de Danimarka’nın gündeminde duruyor.
Avrupa Birliği meselesine gelince… Ankara artık eskisi kadar kapının önünde bekleyen bir görüntü vermiyor. AB’ye bakış “olursa olur, olmazsa dünya dönüyor” çizgisine kaymış durumda. Bu, kararlılıktan çok yorgunluğun dışa vurumu aslında. Avrupa ise yıllardır aynı oyunu oynuyor: Türkiye’nin stratejik önemini kabul ediyor, ama üyelik sürecini ağır çekimde yürütüyor. Dosya rafta, kimse kapatmaya da açmaya da yanaşmıyor.
Günün sonunda, Türkiye ile Danimarka arasındaki ilişki bugün tam anlamıyla ince bir eşikte duruyor, yani hem mesafe hem de yakınlık var. Tamamen kopacak ya da tamamen kusursuz olacak kadar siyah-beyaz değil. Bu ilişkiyi ayakta tutan şey çoğu zaman resmi metinler değil, niyetler oluyor. Ankara da Kopenhag da bunu gayet iyi biliyor. Bu nedenle mesele yolların ayrılıp ayrılmayacağı değil. Asıl mesele, iki ülkenin aynı yolu yürürken birbirine çelme takıp takmayacağı.
İnce eşik dediğim tam olarak bu.
Gazeteci Cengiz Kahraman, Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da yaşamakta ve 1992 yılından bu yana ise aktif olarak gazetecilik ve editörlük yapmaktadır.
Cengiz Kahraman, uzun yıllar serbest gazeteci olarak Türk basınında görev aldı. Bu süreçte Milliyet, Radikal ve Habertürk gazetelerinin Kopenhag muhabirliğini yürüttü. Bu süreçte Türkiye ile Danimarka arasındaki siyasal, toplumsal ve kültürel gelişmeleri yakından izleyerek kamuoyuna aktardı. Daha sonra kısa bir süre Danimarka’nın ulusal radyo ve televizyon kurumu DR’nin yabancı diller servisi olan DR International’da Türkçe haberler hazırlayıp sundu. Kahraman, aynı dönemde BBC World Türkçe Servisi için de Kopenhag’dan serbest muhabir olarak çalıştı.
2002 yılında Danimarka’nın önde gelen günlük gazetelerinden Politiken’de çalışmaya başlayan Cengiz Kahraman, Politiken gazetesi bünyesinde 2004 yılı sonuna kadar Türkçe ve Danca olarak haftalık yayımlanan Haber gazetesinin editörlüğünü üstlendi. Günümüzde ise “haber.dk” ile Danca yayın yapan “Danturk.com” adlı haber portallarının sahibi ve editörü olarak yayıncılık faaliyetlerini sürdürmektedir.
Cengiz Kahraman, gazetecilik mesleğini Türkiye ve Danimarka arasında bir köprü olarak görmüş; göç, kimlik, kültür, medya ve demokrasi konularında uzun yıllardır ürettiği haber ve analizlerle kamuoyuna katkı sunmaya devam etmektedir.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.