Seçimlerin ötesine geçemeyen bir demokrasi anlayışı, toplumu yakınlaştırmak yerine kutuplaştırıyor; asıl mesele ise kazanmak değil, birlikte yaşayabilmenin yollarını yeniden keşfetmek.
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Siyaset konuşmak, bugün çoğu zaman insanları birbirinden uzaklaştırıyor. Aynı mahallede yaşayan, aynı otobüse binen, aynı ekmeği paylaşan insanlar, seçim dönemlerinde birbirine yabancılaşıyor. Tartışma, fikir alışverişi olmaktan çıkıp bir tür hesaplaşmaya dönüşüyor; sanki haklı çıkmanın tek yolu, karşı tarafı değersizleştirmekten geçiyormuş gibi.
Bunu görmek için uzağa bakmaya gerek yok. Türkiye’de son seçimlerde, sosyal medyada aynı haberi paylaşan insanlar kısa sürede birbirini “cahil” ya da “hain” ilan etti. Aile sofralarında sessizlik hakim oldu; arkadaşlıklar, oy verilen parti üzerinden yeniden tanımlandı. Seçim bitti ama gerilim kaldı.
Benzer bir tablo Danimarka’da da gözlendi. Büyük sosyal reform tartışmaları sırasında farklı görüşlerden insanlar birbirini anlamaya çalışmak yerine kendi duruşunu savunmaya odaklandı. Kutuplaşma öyle boyutlara ulaştı ki, toplumun tartışma kültürü zarar gördü.
Sorun şu: Biz demokrasiyi çoğunlukla sadece seçimle sınırlıyoruz. Oysa seçim, doğası gereği kazanan ve kaybeden üretir. Bu mantık, zamanla hayatın her alanına sızıyor. İnsanlar birbirini dinlemek yerine alt etmeye, anlamak yerine etiketlemeye başlıyor.
Fransa’da, iklim krizine dair tartışmalar için farklı kesimlerden insanlar kura ile seçilip bir araya getirildi. Çiftçi de vardı, öğretmen de, işsiz de, iş insanı da. Aylar boyunca uzmanları dinlediler, kendi deneyimlerini paylaştılar ve tartıştılar. Başta herkes kendi görüşünü savunuyordu. Ama zamanla birbirini gerçekten dinlemeye ve anlamaya başladılar. Ortaya çıkan öneriler kadar, katılımcıların birbirine duyduğu saygı da dikkat çekiciydi.
Benzer bir deneyim İrlanda’da, yıllarca toplumu bölen bir konuda yaşandı. Rastgele seçilen yurttaşlar, birbirine tamamen zıt görüşleri dinledi. Kimi zaman zorlandılar, kimi zaman gerildiler; ama tartışmayı terk etmediler. Sonunda ortaya çıkan sonuç, herkesin kabul edebileceği ortak bir zemin oldu.
Daha küçük ölçekte de örnekler var. Brezilya’da bazı şehirlerde katılımcı bütçe süreçleriyle vatandaşlar, kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağına birlikte karar veriyor. Danimarka’da ise mahalle forumları ve yerel yurttaş meclisleriyle insanlar, doğrudan hayatlarını ilgilendiren konuları tartışıyor, kendi fikirlerini anlatıyor, başkalarını dinliyor ve ortak çözümler üretiyor.
Belki de mesele şu: İnsanlar karşı karşıya getirildiğinde sertleşiyor, yan yana getirildiğinde yumuşuyor. Bugünkü demokrasi pratiği bizi sürekli karşı karşıya getiriyor. Oysa aynı insanlar, doğru koşullar sağlandığında birlikte düşünebiliyor, uzlaşabiliyor, hatta birbirine yakınlaşabiliyor. Demek ki sorun insanlarda değil; kurduğumuz oyunun kurallarında.
Demokrasi sadece sandık değildir. Eğer öyle olsaydı, her seçimden sonra toplum biraz daha yakınlaşırdı. Oysa çoğu zaman tam tersi oluyor. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı: Biz kazanmayı mı önemsiyoruz, birlikte yaşamayı mı? Çünkü biri büyüdükçe, diğeri çoğu zaman küçülüyor.
Belki de asıl soru şu: Biz gerçekten birlikte yaşamak mı istiyoruz, yoksa sadece kazanmak mı? Eğer demokrasi her seçimde biraz daha birbirimizden uzaklaştırıyorsa, ortada sadece bir siyaset sorunu yoktur; bir birlikte yaşama krizi vardır. Oysa insanlar bir araya gelip gerçekten konuşabildiğinde, çoğu zaman sandıktan çıkmayan bir şey ortaya çıkar: karşılıklı anlayış. Belki de geleceğin demokrasisi, kimin kazandığını değil, kimlerin birbirini artık düşman görmediğini ölçebildiğimiz gün başlayacak.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.