Savaş tehdidi, diplomasi vitrini ve İran halkının dışlanan iradesi

Hüseyin DUYGU
hüseyin.duygu@haber.dk
ABD’nin İran’a yönelik yeni savaş tehditleri, yine tanıdık bir ambalajla sunuluyor: sivilleri korumak, özgürlüğü savunmak, halkla dayanışma… Oysa Ortadoğu’nun son yarım yüzyıllık tarihi çok açık: Bombalar demokrasi getirmez. Sadece bombayı atanların çıkarlarını dayatır.
Bu tabloya şimdi yeni bir başlık eklendi. ABD basınına göre, Başkan Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cuma günü İstanbul’da bir araya gelecek. Bir yanda savaş tehditleri, uçak gemileri ve askeri yığınaklar; diğer yanda “diplomasi” fotoğrafı. Çelişki yeni değil, sadece mekân değişti.
Bir saldırıya “evet” demek, İranlıların kendi demokratik geleceğine değil; ABD öncülüğündeki koalisyonun önceliklerine ve yöntemlerine “evet” demektir. Ortaya çıkan şey, İran halkının tahayyül ettiği bir dönüşüm değil, Washington’un savaşı olur. İstanbul’daki görüşme de bu gerçeği değiştirmiyor: Masada konuşulan, İran halkının iradesi değil; güç dengeleri ve pazarlık başlıklarıdır.
Trump’ın İran’a yönelik tehditleri bu nedenle İstanbul’daki buluşmadan bağımsız okunamaz. Bölgeye sevk edilen uçak gemileri, savaş uçakları ve hava savunma sistemleri İranlı sivillerin güvenliği için değil; klasik güç politikası hesapları için konuşlandırılıyor. “İranlı göstericiler” söylemi ise politik bir hedef değil, bildik bir meşrulaştırma aracıdır. Diplomasi, burada barışın dili olmaktan çok baskının eşlikçisi olarak devreye sokuluyor.
Batı’nın bu tür müdahaleleri tartışırken sergilediği seçici vicdan artık şaşırtıcı değil. Aynı Batı, son iki yıldır Gazze’de yaşanan yıkımı durdurmak için elindeki en etkili aracı kullanmadı: İsrail’e verdiği siyasal ve askerî desteği kesmek. Gazze’deki felaket askeri müdahale olmadan durdurulabilecekken bu yönde adım atılmadı. Bu tercih, sivillerin hayatının karar verici çevrelerde ne kadar tali görüldüğünü açıkça gösteriyor.
İran diasporasının bu tabloyu doğru okuması gerekiyor. Rejimin protestoları şiddetle bastırmış olması, dışarıdan bir savaşın ya da “yüksek profilli” diplomatik temasların halk hareketini canlandıracağı anlamına gelmez. Tam tersine: savaş da, savaş eşliğinde yürütülen diplomasi de rejimin eline aradığı en güçlü kozları verir. Kalıcı olağanüstü hâl, mutlak güvenlik söylemi ve her türlü muhalefeti “düşman faaliyeti” olarak bastırma meşruiyeti…
ABD öncülüğünde bir rejim değişikliği senaryosunu savunanlar, İran’da iktidarı devralmaya hazır bir alternatif varmış gibi davranıyor. Oysa yok. Muhalefet parçalı, örgütsel olarak zayıf ve diaspora ile ülke içi arasında kopuk. Sürgündeki figürlerin sembolik görünürlüğü, yönetme kapasitesi anlamına gelmiyor.
Devrimler filmlerde olduğu gibi bir gecede olmaz. İran’da monarşi de bir gecede yıkılmadı. Bugün yaşanan yüzleşme erkendi; protestolar grevlere ve örgütlü karşı güce dönüşemeden bastırıldı.
İran’daki protesto hareketi için en kötü senaryo, Batı’nın savaşa girmemesi değildir. En kötüsü, ABD’nin İran’ı bombalayıp buna “dayanışma”, ardından masaya oturup buna “diplomasi” diyebilmesidir. Çünkü o anda söz de kader de İranlıların elinden çıkar, bombaları atanların ve pazarlık yapanların eline geçer.
İstanbul’un bu görüşmeye ev sahipliği yapması da başlı başına masum bir ayrıntı değil. Türkiye, bir süredir Batı ile İran arasında “tarafsız arabulucu” rolüyle anılmak istiyor; ancak bu tür temaslar çoğu zaman barıştan çok kriz yönetiminin parçası oluyor. İstanbul, bu tabloda halkların kaderinin konuşulduğu bir barış masası olmaktan ziyade, büyük güçlerin baskı ve pazarlıklarını daha yumuşak bir dille sürdürdüğü bir diplomasi sahnesine dönüşüyor. Mekân değişiyor, yöntem yumuşuyor; ama kararların öznesi yine İran halkı olmuyor.
Tarih, bu kez farklı olacağına dair hiçbir umut vermiyor.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.