Bir adanın direnişi, dünyanın vicdanında yankılanıyor.

AI üretimi / Haber.dk
Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Tarihin bazı anlarında bazı ülkeler yalnızca kendi kaderlerini değil, insanlığın vicdanını da taşırlar omuzlarında. Küba böyle bir ülkedir. Karayipler’de, denizin ortasında küçük bir ada… Haritalarda bakıldığında neredeyse bir çizgi kadar ince görünen bir toprak parçası. Ama bu küçük ada, yüzyılı aşan bir direnişin, onurun ve bağımsız yaşama arzusunun simgesi olarak dünyanın belleğinde yer edinmiştir.
Bugün bir kez daha aynı cümleyi kurma ihtiyacı duyuyoruz: Küba yalnız değildir.
Dünya siyaseti çoğu zaman güçlü olanın dilini konuşur. Güç, kendi çıkarlarını düzenin doğal bir parçası gibi sunmayı sever. Latin Amerika’yı yıllarca kendi “arka bahçesi” olarak gören anlayış da bu dilin ürünüdür. Monroe Doktrini’nin gölgesi, yüzyıllar sonra bile bölgenin üzerinde dolaşmaya devam eder. Venezuela’ya yönelen tehditler, bölge ülkelerine uygulanan ekonomik ve siyasi baskılar ve Küba’ya karşı ağırlaştırılan yaptırımlar, yalnızca güncel politik hamleler değildir; bunlar aynı zamanda eski bir sömürgeci alışkanlığının modern dünyadaki devamıdır.
Küba’ya altmış yılı aşkın süredir uygulanan ekonomik, mali ve ticari abluka, modern çağın en uzun kuşatmalarından biri olarak tarihe geçmiştir. Bu kuşatma yalnızca devletler arasındaki bir anlaşmazlığın sonucu değildir. Çünkü ablukalar çoğu zaman yalnızca hükümetleri değil, halkların gündelik hayatını da hedef alır. Bir ülkenin mutfağındaki ekmek, hastanesindeki ilaç, evindeki ışık yavaş yavaş bu kuşatmanın parçası haline gelir. Siyasi kararların gölgesi en çok sıradan insanların hayatına düşer.
Son yıllarda alınan kararlar bu kuşatmanın yeni biçimler kazandığını gösteriyor. Küba’ya petrol sağlayan ülkelere yönelik baskılar ve ekonomik yaptırım tehditleri, enerji akışını sınırlayarak ülkenin ekonomik ve toplumsal yaşamını daha da zorlaştırmayı amaçlıyor. Enerjiyi kesmek, bir ülkenin damarlarına giden kanı kesmeye benzer. Ama tarih bize başka bir gerçeği de öğretir: Halkların iradesi çoğu zaman en ağır baskılardan bile daha dirençlidir.
Küba’nın hikâyesi yalnızca ideolojiler üzerinden okunabilecek bir hikâye değildir. Bu hikâye aynı zamanda bağımsız yaşamak isteyen bir halkın hikâyesidir. Büyük güçlerin gölgesinde var olmayı reddeden bir ülkenin hikâyesidir. Bu yüzden Küba, dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan birçok insan için yalnızca bir ülke değil, aynı zamanda bir semboldür.
Belki de bu nedenle dünyanın farklı yerlerinde aydınlar, sanatçılar ve gazeteciler zaman zaman aynı cümlede buluşurlar: Küba yalnız değildir. Aralarında Timur Soykan, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan gibi tanınmış isimlerin de bulunduğu yüzlerce yazar ve sanatçı, José Martí Küba Dostluk Derneği’nin yayımladığı dayanışma bildirisinde bir araya gelerek bu düşünceyi yeniden dile getirdi. Bu bildiri yalnızca bir metin değildir; farklı ülkelerden yükselen ortak bir vicdanın ifadesidir.
Çünkü bazen dayanışma, coğrafyadan daha güçlüdür. Bir ada ile başka kıtalar arasında görünmez bağlar kurar. İnsanlar birbirlerini hiç tanımasalar bile aynı adalet duygusunda buluşabilirler. Tarih boyunca birçok kez olduğu gibi, bugün de bazı ülkelerin kaderi dünyanın başka yerlerinde yaşayan insanların vicdanıyla kesişir.
Küba’nın hikâyesi bize bir şeyi hatırlatır: Ablukalar ülkeleri kuşatabilir, ama onuru kuşatamaz. Limanlar kapatılabilir, ticaret yolları kesilebilir, ekonomik baskılar arttırılabilir. Fakat bir halkın bağımsız yaşama iradesi, çoğu zaman bu kuşatmalardan daha uzun ömürlüdür.
Bu nedenle bugün söylenen söz yalnızca politik bir cümle değildir. Aynı zamanda tarihsel bir hatırlatmadır.
Küba yalnız değildir.
Çünkü bazı ülkelerin hikâyesi yalnızca kendi sınırları içinde kalmaz; insanlığın ortak vicdanında yaşamaya devam eder.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.