2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nde yaşanan katliam, yalnızca 35 insanın yaşamına mal olan bir saldırı değil; Türkiye’nin toplumsal hafızasında derin iz bırakan, hoşgörü, demokrasi ve birlikte yaşama kültürünü sorgulatan en acı olaylardan biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
Kimi ateşler üzerinden yıllar geçse de sönmez. Çünkü onlar yalnızca bir binayı değil, insanın vicdanını, hafızasını ve birlikte yaşama umudunu da yakar. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşanan Madımak Katliamı, Türkiye’nin hafızasında böyle bir yaradır.
Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin yakılması sonucu 33 yazar, ozan ve düşünür ile 2 otel çalışanı hayatını kaybetmişti. O gün yalnızca bir bina yanmadı. Birlikte yaşama umudu, şiir, türkü ve düşünce de büyük bir yara aldı.
Madımak, insanın insana karşı duyduğu öfkenin ve nefretin nasıl büyük bir yıkıma dönüşebileceğini gösteren acı bir olaydır. Otelin önünde toplanan köken dinci kalabalık, yaşanan saldırı ve sonrasında devletin sorumluluğu üzerine yapılan tartışmalar, bu olayın toplum vicdanındaki yerini daha da ağırlaştırdı.
Katliamdan ağır yaralı olarak kurtulan Aziz Nesin, olaylardan sonra yaptığı açıklamalarda devlete olan güveninin sarsıldığını dile getirdi. “Bir devlet var, inanılacak devlet var diye düşünüyordum. Yanılmışım” sözleri, yalnızca onun değil, birçok insanın yaşadığı büyük düş kırıklığının ifadesiydi.
Eylül 1993’te Kopenhag’da yüzlerce insanla birlikte Aziz Nesin’i dinlemiştik. O gün anlattıkları sadece Madımak’ta yaşananları değil, bu katliamın arkasındaki düşünceyi ve nefretin nasıl büyütüldüğünü anlamaya yönelik önemli bir tanıklıktı. Bir insanın düşüncesinden, inancından, kimliğinden dolayı hedef alınmasının ne kadar büyük bir tehlike olduğunu anlatıyordu.

Şair Kemal Özer, Sivas acısını “Yaralı Semah” şiiriyle anlattı. Çünkü semah; insanın kendi içinde ve toplumla birlikte dönüşünü, kardeşliği ve paylaşmayı simgeler. Madımak’ta ise bu güzel dönüşün içine unutulmaz bir yara düştü.
Şiir bazen tarihin sustuğu yerde konuşur. Nazım Hikmet Ran’in insan sevgisini, barışı ve kardeşliği merkeze alan şiirlerinde olduğu gibi; gerçek şiir insanı insana yaklaştırır. Çünkü insanı küçülten, yok sayan her düşüncenin karşısında şiir, vicdanın sesi olur.
Pir Sultan Abdal’ın sözü, Nesimi’nin cesareti, Şeyh Bedreddin’in adalet arayışı ve yakın tarihimizde Maraş, Çorum ve Sivas’ta yaşanan acılar bize aynı gerçeği hatırlatır: Farklı düşünceye hoşgörüsüzlük, sonunda insanlığı yaralar.
Bütün bu acıların ortak noktası; insana, doğaya, yaşamın kendisine değer vermeyen bir anlayışın ortaya çıkmasıdır. Madımak’ı hatırlamak geçmişte kalmış bir olayı anmak değildir. Gelecekte aynı karanlığın yeniden ortaya çıkmaması için hafızayı diri tutmaktır.
Çünkü bir toplumun gerçek gücü, birbirine benzeyen insanlardan oluşması değil; farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmesidir.
Madımak’ın ateşi söndü, ama bıraktığı iz duruyor. Yaralı semah gene dönüyor. Çünkü unutulmayan acılar, insanlığın adalet ve vicdan arayışının sessiz tanıklarıdır.
Madımak bir katliamdır. Bu gerçeği hatırlamak, bir olayı değil; insanın insana ne yapabildiğini ve vicdanın nerede sınandığını anımsamaktır.






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.