Isparta’nın gül ve lavanta bahçelerinden Pamukkale’nin beyaz teraslarına uzanan rota, doğa, tarih ve söylenceleri iç içe geçiriyor

Foto: Haber.dk
Hasan AKARSU
hasan@haber.dk
Gezmek, başka yerlere gitmek, oraları tanımak insana iyi gelir. İnsanın yaşadığı, büyüdüğü ortamdan uzaklaşıp yeni yerler görmesi onu zenginleştirir, deneyim kazandırıp yaşama bakışını değiştirir. Görmek, tanımak, bilgilenmek kültürümüzü arttırır. 28 Mayıs akşamı Tekirdağ’dan gece yolculuğuyla başlayan gezimizde sabahleyin kendimizi Isparta’da bir Saklı Bahçe’de, lavanta bahçesinde bulduk. Güneş doğarken kahvaltıya oturduk. Lavanta bitkisinin buraya 1953’te Fransa’dan getirildiğini, su istemeyen ve insanı uyutan bir özelliğinin olduğunu öğrendik. Kuyucak Köyü, lavanta kokulu köy olarak isim yapmış. Lavantanın ilk ekildiğinde üç yıl iyi ürün vermediğini, ekildikten üç yıl sonra 25 yıl iyi ürün verdiğini öğrendik. Gül ise ilk kez Bulgaristan’dan bir gül çeliği olarak getirilir ve çoğaltılır. Çevremizdeki gül bahçelerine önce uzaktan baktık, sonra içinde gezip gül toplamaya başladık. Dört ton gülden bir kilo gül yağının çıkarılmasına şaşırmadık değil doğrusu. Gül Şenliği bölgesindeydik. Açılmış güllerin özellikle sabah erkenden toplandığını, kokusu uçmasın diye güneş doğmadan toplanması gerektiğini öğrendik. Karşımızda Burdur Gölü görünüyordu.

Otobüsle mis kokulu gül bahçeleri içinden geçerek Güneykent kasabasına vardık. Gülbirlik Yağ Fabrikası’nı gezdik. Rehberimiz Şaban Aktaş’ın verdiği bilgileri dinledik. Fabrika 1954’te kurulur. Isparta’daki güllerin yüzde yirmisi bu fabrikada işlenir. Buhar kazanının dünyada tek olup 19. yüzyıl sonunda getirildiği, bir de gri kazanın olduğu, beş yüz kilo gül basılıp işlendiği ilgi çekici bilgiler arasındadır. Dünya gülyağı gereksiniminin yüzde yetmişinin Isparta’dan yüzde otuzunun Bulgaristan’dan karşılandığını da öğreniyoruz. Kırmızı kiremitli otantik evler ilgimizi çekiyor. Yakınımızda bulunan Yunus Emre Türbesi’ni ziyaret ediyoruz. Birkaç mezarla çevrili, turistik amaçla kullanılmaya hazırlandığını gözlüyoruz. Yunus Emre’nin o anlamlı dizeleriyle karşılaşıyoruz: “Gelin tanış olalım/ İşi kolay kılalım/ Sevelim sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz.” Bu güzel duygularla Isparta kentine girerken Süleyman Demirel Üniversitesi’nin önünden geçiyoruz. Prof. Dr. Turhan Yazgan’ın yaptığı Seramik Gül Anıtı ilgimizi çekiyor. Deprem bölgesi olduğu için binalar yüksek değil. İl doğumlu ünlülerden birkaçını anımsıyoruz. Süleyman Demirel’in her köşede izleri var. Yalvaç- Kurusarı Köyü doğumlu olan öğretmen yazar Hidayet Karakuş, yörenin yaşamından kesitler verir yapıtlarında. İlk şiir kitabı “Günaydın Gül Yaprağı”nda Anadolu kadınını ne güzel betimler: “Sarı yazma gibidir yüzleri/ beklenen/ ölümden böyle/ güzellik umulmaz/ çelik kafeslerin ardında/ zamanını eğirirler”.
Gül Kenti Isparta da söylenceleriyle ünlüdür. Şubat 2015’te Öğretmen Dünyası Yayınları’nda üçüncü basımı yapılan Söylenceler Denizi kitabımda Gülcü Baba söylencesini şöyle yansıtmıştım:
“Gülcü Baba zengin/ Her yıl/ Gül Şeyhi seçilirmiş/ Söylenmiş nasılsa/ Kızı Güllühan’ı / Kendisinden güzel gülü/ Yetiştirene vereceğini// Yoksul bir genç/ Bahçıvan girmiş yanına/ Öğrenmiş gizlerini// Utana sıkıla göstermiş/ Gözyaşlarıyla suladığı, Aşkından alev, /Gönlünden/ Koku verdiği gülünü// Yarışmayı kazanmış/ Gül bahçelerinde/ Kırk gün kırk gece/ Sürmüş düğünü.”
Isparta, halısıyla da ünlüdür. Aynı yapıtımda Isparta Halısı söylencesi de şöyle: “Sevdalı kızın/ Yüreğini işlediği halı/ Armağan edilmiş/ Beylerden birine// Bey’in buyruğuyla/ Kız ve babası bulunmuş/ Babası zoru görünce/ Vermiş kızını sevdiğine.”
Isparta’da bir süre geziniyoruz. Gülcü İsmail Efendi (1840-1915) Anıtı ilgimizi çekiyor. Firdevs Bey Bedesten Kapalı Çarşısı’nı geziyoruz. 1997’de yapılmış Süleyman Demirel Anıtı da kenti süslüyor. Isparta’dan sonra Eğridir’e giderken yüksekliği 1750 m olan Sivri Tepe Dağı’nın eteklerinden geçiyoruz. Eğirdir adı da söylencesinden gelir. Aynı yapıtımda bu söylenceyi şöyle anlatıyorum: “Gölün yeri/ Güllük gülüstanlık/ Ovaymış önceleri/ Bir bahar seller almış/ Oba halkı çıkmış dağlara// Yün eğiren bir nine/ Oralı bile olmamış/ Köylüler kızmış/ ‘Eğir dur’ demişler/ Nine karışmış sulara.” Eğridir ilçesinin 1980’de nüfusu 45 binken 2024’te 30 bine düştüğüne göre göç verdiği anlaşılır. İlçenin adı 1985’te Eğridir’ken Eğirdir olarak değiştirilir. Eğirdir Gölü’nde tatlı su balıkçılığı yapılır. Gölün çökme sonucu oluştuğu bilinmektedir. Su düzeyi düşünce göl ikiye bölünür. Gölü ikiye ayıran yoldan otobüsle geçerek geriye dönüp Burdur’a Salda Gölü’ne doğru yola çıkıyoruz. Teke Yöresi’nde yörenin simgesi teke anıtı ilgimizi çekiyor. Burdur’da Bedelli Askerlik Kışlası’nın yanından, Yarışlı Gölü kıyısından geçip Yeşilova ilçesine, sonra 125 km karelik alanı olan Salda Gölü’ne ulaşıyoruz. Çevresinde Doğanbaba, Salda ve Eşeler Dağları vardır. Salda Gölü’nde balık avlanır. Beyaz kumsalıyla ilgi çeker. Bunların bir fosil olup bugüne ulaştığını, binlerce yılda oluşan beyaz kumların korunması için çevrede önlemler alındığını, sigara içilmeyip araçla da girilmediğini öğreniyoruz. Bir çöküntü gölü olan Burdur Gölü ise 180 km kareyi kapsar. Derinliği 110 metreye ulaşan yeri vardır. Suyu tuzlu olduğu için balık yaşamaz. Kaynak sularıyla da beslenen gölün bugün sularının çekildiğini, kurumaya yüz tuttuğunu gözlüyoruz. Burdur adının “Burada dur” söyleminden kaldığını söylencesinden biliyoruz. Yolumuz Denizli’ye doğru. Honaz Dağı’nı görüyoruz uzaktan. Denizli’ye varıp Polat Otel’e yerleşip geceyi orada geçiriyoruz.
Denizli, Hierapolis Antik Kenti ve Pamukkale

29 Mayıs 2025 Perşembe günü Denizli’nin 17 km kuzeyinde olan, Hierapolis’i (Ören yeri müzesini) geziyoruz. Romalılar zamanında gelişen kent, Hıristiyanlığın yayılış yıllarında “metropolitik merkez” olur. İpek Yolu üzerinde bulunan yörede ilk kazılar 1887’de C. Humann başkanlığında Alman arkeologlarca başlatılır. Roma döneminin iki hamam kalıntısı, Apollo Tapınağı ilgi çeker. 11. yüzyılda yapılan tiyatro binasının elli basamağı ortaya çıkarılır. Nekropol, ölüler kenti, mezarlıktır. Anadolu’nun en büyük antik mezarlığıdır. Sütunlu yol, Domitian Kapısı bugün de korunmaktadır. Nekropol kutsal kenttir. Mezarların üstünde Tümülüs ilgi çeker. Kuzey Roma Kapısındaki Anıtsal Çeşme de öyledir. Müzeyi geziyoruz. Lahitler, anıtlar, hamam kazısından çıkanlar ilgimizi çekiyor. Küçük eserler salonunda kupalar, sürahiler, Frigya eşyaları, kaplar, testiler, amforalar, kandiller, seramikler, kemiklerden yapılan iğneler, ok uçları, cam kaplar, çinili kaplar vb. gözümüze çarpıyor. 3. Salonda (Tiyatro Salonu) MS 2. yy. sfenksleri, fülüt çalan Pan, yılan başı, kurban töreni, Hades Anıtı vb. İki katlı Roma tiyatrosunun on bin kişilik olduğunu öğrenip sahne binasının büyüklüğünü görüp şaşırıyoruz.
Hierapolis kentinden sonra Pamukkale’nin traverten havuzuna yalınayak girip geziniyoruz. Şifalı sular aktıkça kireçlenme çoğalıyor, duvarlar oluşuyor. Ak travertenler Pamukkale’de turizmin canlanmasına neden olur. Pamukkale Söylencesi de ilginçtir. Evlenemeyen çirkin, yoksul bir kız Pamukkale’den intihar etmek için atlar ve Pamukkale’nin sularında ölmeyip güzelleşir. Onu gören Denizli Beyi’nin oğlu güzelliğine vurulup evlenir. Benim dizelerimle de söylence şöyle: “Ailesi yoksul bir kız/ Üzülmüş evlenemediğine/ Bir sabah/ Bırakmış kendini/ Pamukkale’den aşağılara/ Dert edinmiş de çirkinliği// Güzelleşmiş/ Atladığı sularda/ Avdan dönen/ Denizli Beyi’nin oğlu/ Daha görünce sevmiş/ Sarayda kırk gün kırk gece / Sürmüş düğün şenliği”
Akşamüstü Dinar’da yemek yiyip alışveriş yaptıktan sonra Tekirdağ’a doğru yola çıkıyor ve sabaha karşı Tekirdağ’a varıyoruz. İki günlük gezimiz böylece sona eriyor.
(Çini Kitap, Bursa, Mayıs-Haziran 2026)






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.