Savaşın gölgesinde, bazen patlamaların kimden geldiğini sormak bile geri planda kalır. Çünkü asıl soru başka bir yere kayar: Savaştan geriye ne kalır?

Hüseyin DUYGU
huseyin.duygu@haber.dk
2 Mart’ta Tahran’da yaşanan bir patlamanın şok dalgaları, Gülüstan Sarayı’nın içindeki aynaları, dekoratif camları ve kristal avizeleri parçaladı. Hedef saray değildi belki. Ama tarih, çoğu zaman doğrudan değil, dolaylı vurulur.
Bir avizenin kırılması yalnızca bir nesnenin kaybı değildir. O ışık, bir zamanlar Kaçar Sarayı’nda törenleri aydınlatmış olabilir. Belki devlet kararlarının gölgesinde sallanmış, belki de bir çağın ihtişamına tanıklık etmiştir. Şimdi ise yerde yalnızca cam kırıkları var.
Ama sorun yalnızca Golestan değildir.
Persepolis’in taşları, binlerce yılın ağırlığını bug¨n de omuzlarında taşırken, zamanın bile geri dönemediği bir hafızayı fısıldar.
Nakşı Cihan Meydanı’nın geniş boşluğu, yalnızca bir mimari alan değil; suskun kalabalıkların, törenlerin ve yüzyılların yankısıdır.
Nasir El Mülk Camii’nde sabah ışığı vitraylardan süzülürken, renkler yalnızca bir güzellik değil, aynı zamanda kırılgan bir dünyanın hatırlatıcısıdır.
Şeyh Lütfüllah Camii’nin kubbesi gökyüzünü yeryüzüne indirir; ama bir sarsıntı, o gökyüzünü bile çatlatabilir.
Çünkü savaşlar yalnızca şehirleri hedef almaz.
Zamanı hedef alır.
Hafızayı hedef alır.
Ve bazen en sessiz olanı: anlamı.
Bir cam kırılır,
bir taş çatlar,
bir mozaik dökülür…
Ve biz buna çoğu zaman “yan etki” deriz.
Oysa kültürel miras yan etki değildir.
Kültür, savaşın sessiz merkezidir.
Bugün Gülüstan’da kırılan her parça, Persepolis’in taşına, İsfahan’ın kubbesine, Şiraz’ın ışığına karışıyor.
Bir medeniyetin hafızası parçalanırken, biz sadece enkaz mı sayıyoruz?






























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.