Ukrayna-Rusya savaşında barış arayışına katkı sunmaya çalışan Türkiye, enerji bağımlılığı ve bölgesel güvenlik kaygılarıyla Moskova’ya; stratejik işbirliğiyle Kiev’e bağlı. Ortadoğu, Türk cumhuriyetleri ve ABD ile ilişkiler Ankara’yı karmaşık bir satranç tahtasına çekiyor.
Cengiz Kahraman
cengiz.kahraman@haber.dk
Rusya’nın 2022’de başlattığı Ukrayna işgali üçüncü yılını doldururken savaş yalnızca cephede değil, diplomaside de tüm şiddetiyle sürüyor. İşte bu satranç tahtasında Türkiye bir kez daha arabulucuk rolünü üstleniyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ukrayan-Rusya arasında İstanbul’da barış görüşmelerinin sürdürülmesi için mekik dokuyor. Trump, Putin ve Zelenskiy’i 2 Haziran’da İstanbul’da barış masasına oturtmak için büyük çaba sarfediyor. Ama bu, sanıldığı kadar kolay bir rol değil. Türkiye için durum tam anlamıyla: yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal.
Peki Türkiye hangi tarafta?
Sorusunun cevabı, belki de “her iki tarafta ve hiçbir tarafta” şeklinde. Zira Türkiye’nin dış politikası uzun süredir bir denge siyaseti üzerinden şekilleniyor. Ankara, Moskova ile köklü enerji ve ticaret bağlarına sahip. Rusya ile doğalgaz ve Akkuyu Nükleer Santrali gibi stratejik projelerde ortaklık var. Ancak aynı zamanda Ukrayna ile savunma sanayiinde yakın işbirliği yürütüyor; Ukrayna’ya insansız hava aracı (SİHA) satışı. Bayraktar SİHA’larının Kiev’e satışı bunun örneği.
Dahası, Ukrayna Savunma Bakanı’nın bir Kırım Tatarı olması, Türkiye’nin gönül bağlarını da bu çatışmanın içine çekiyor. Türkiye, 2014’te Kırım’ın ilhakını tanımayan az sayıda ülkeden biri. Ancak dış politika sadece duygularla değil, çıkar hesaplarıyla da yürüyor ve Türkiye bunun farkında.
Turizm ise Ankara’nın “yumuşak karnı”. Özellikle Rus turistler, Türkiye ekonomisi için vazgeçilmez durumda. Öyle ki savaş döneminde bile Türkiye, Rusya’dan vize istemeyen birkaç ülkeden biri olmaya devam etti. Avrupa’dan ve Körfez ülkelerinden gelen ziyaretçiler ise diplomatik dalgalanmalara göre artıyor ya da azalıyor. Bu nedenle barışçıl imaj, sadece politik değil ekonomik bir gereklilik de taşıyor.
Suriye dosyası: Rusya ile mecburi ortaklık
Türkiye’nin Suriye’deki politikası da Moskova ile ilişkileri karmaşıklaştırıyor. Rusya, Esad rejiminin en büyük destekçisiydi ve İdlib başta olmak üzere Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin varlığını istemiyordu. Ancak sahadaki dengeyi sürdürebilmek için Ankara-Moskova arasında kırılgan bir işbirliği yürütülüyor. Türkiye’nin Suriye’de askeri varlığı ve terörle mücadelesi, Rusya’nın sessiz onayı olmadan sürdürülebilir değil.
Öte yandan, Donald Trump’ın 6 ay önce yeniden ABD Başkanı seçilmesi, dünya siyasetini olduğu kadar Ankara-Washington hattını da etkiledi. Trump, klasik NATO politikalarına mesafeli ve Avrupa ile ilişkileri “iş ortağı” mantığıyla değerlendiriyor. Türkiye ile kişisel ilişkilere dayalı diplomasi yürüten Trump, S-400 meselesinden İsveç’in NATO üyeliğine kadar birçok konuda Erdoğan’la doğrudan temas kurmuştu.
ABD’nin YPG’ye verdiği destek de Ankara’nın güvenliğini tehdit ediyor ve bu durum, Türkiye’yi Moskova’ya daha fazla yakınlaştıran bir başka etken.
Türk dünyası: Sessiz bekleyiş
Ukrayna’daki savaş, Türk devletlerini doğrudan ilgilendirmese de dolaylı etkileri büyük. Türkiye’nin “Türk Devletleri Teşkilatı” üzerinden geliştirdiği bağlar, hem kültürel hem stratejik düzeyde önemli. Ancak bu ülkelerin çoğu Rusya ile ekonomik ve askeri ilişkiler açısından bağımlı. Türkiye, Türk dünyasında Rusya’ya karşı açık bir bloklaşma yaratmadan etkinliğini artırmanın yollarını arıyor. Bu da Türkiye’yi daha fazla dikkatli davranmaya zorluyor.
Ortadoğu: İsrail-Filistin gerilimi ve Türkiye’nin duruşu
Ukrayna’daki savaşın gölgesinde Ortadoğu’da yeni bir cephe açılmış durumda: İsrail’in Gazze saldırıları ve Batı Şeria’daki yerleşim politikaları. Türkiye, bu süreçte sert açıklamalarda bulunarak İsrail’i eleştiriyor, Filistin devletinin tanınması çağrılarını destekliyor. Ancak bölgede ABD ve İsrail eksenine karşı güçlü bir diplomatik hat kurmak da kolay değil.
ABD’nin İsrail’e açık desteği, ekonomik yaptırımlar ve F-16 satış süreci gibi başlıklar, Trump’ın bireysel yönelimlerinden ziyade Amerikan Kongresi’nin Türkiye’ye yönelik tutumuyla şekilleniyor. Türkiye bu nedenle Trump’a sıcak ama temkinli yaklaşıyor.
Türkiye’nin İran ile dengeli ilişkileri, Körfez ülkeleriyle normalleşme süreci ve Hamas’la iletişim kanallarını açık tutması, bölgesel diplomasi açısından dikkatle izleniyor.
Washington’un Rolü: Biden ve Trump farkı
ABD’nin Ukrayna politikası, Biden döneminde Rusya’yı sınırlandırmaya odaklıydı. Ancak Washington’un İsrail’e koşulsuz desteği, Ukrayna’da demokrasi savunusuyla Gazze’deki sessizliği arasındaki çelişkiyi gözler önüne seriyor. Bu çifte standart, Türkiye dahil birçok ülkenin Batı’ya yönelik güvenini sarsıyor.
Öte yandan, Trump döneminde “America First (Önce Amerika)” anlayışıyla ABD, NATO’ya olan ilgisini azaltmış ve Ukrayna-Rusya gerilimini ikinci plana atmıştı. Trump’ın yeniden seçilmesi, Avrupa’yı endişelendirdi. Trump’ın pragmatik yaklaşımı, Türkiye’ye daha fazla diplomatik alan açsa da istikrarsızlık yaratma potansiyeli de taşıyor.
Türkiye ne kazanabilir?
Türkiye’nin barış için arabuluculuk önerisi elbette kıymetli. Ancak bu önerinin arkasında, jeopolitik sıkışmışlık ve ekonomik bağımlılıkların da olduğunu görmek gerek. Diplomasi sahnesindeki her hamle, yalnızca idealist değil, aynı zamanda zorunlu bir stratejinin ürünü.
Türkiye’nin bu süreçteki temel hedefi yalnızca barış sağlamak değil; aynı zamanda küresel sahnede oyun kurucu olarak itibarını pekiştirmek. Karadeniz güvenliğinin tesisi, enerji ve ticaret yollarının işlerlik kazanması Türkiye’nin doğrudan çıkarına.
Türkiye, Karadeniz’den Ortadoğu’ya, Washington’dan Orta Asya’ya kadar uzanan bu karmaşık tabloda, güvenliğini ve çıkarlarını maksimize etmek için çok yönlü, pragmatik ve zaman zaman çelişkili politikaları aynı anda yürütmeye çalışıyor, arabuluculuk rolü büyük riskler de barındırıyor. Hem Rusya’nın hem Batı’nın güvenini kazanmak kolay değil. Her adım dikkatle atılmalı, çünkü tek bir hata Türkiye’yi yalnızlaştırabilir.
Gazeteci Cengiz Kahraman, Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da yaşamakta ve 1992 yılından bu yana ise aktif olarak gazetecilik ve editörlük yapmaktadır.
Cengiz Kahraman, uzun yıllar serbest gazeteci olarak Türk basınında görev aldı. Bu süreçte Milliyet, Radikal ve Habertürk gazetelerinin Kopenhag muhabirliğini yürüttü. Bu süreçte Türkiye ile Danimarka arasındaki siyasal, toplumsal ve kültürel gelişmeleri yakından izleyerek kamuoyuna aktardı. Daha sonra kısa bir süre Danimarka’nın ulusal radyo ve televizyon kurumu DR’nin yabancı diller servisi olan DR International’da Türkçe haberler hazırlayıp sundu. Kahraman, aynı dönemde BBC World Türkçe Servisi için de Kopenhag’dan serbest muhabir olarak çalıştı.
2002 yılında Danimarka’nın önde gelen günlük gazetelerinden Politiken’de çalışmaya başlayan Cengiz Kahraman, Politiken gazetesi bünyesinde 2004 yılı sonuna kadar Türkçe ve Danca olarak haftalık yayımlanan Haber gazetesinin editörlüğünü üstlendi. Günümüzde ise “haber.dk” ile Danca yayın yapan “Danturk.com” adlı haber portallarının sahibi ve editörü olarak yayıncılık faaliyetlerini sürdürmektedir.
Cengiz Kahraman, gazetecilik mesleğini Türkiye ve Danimarka arasında bir köprü olarak görmüş; göç, kimlik, kültür, medya ve demokrasi konularında uzun yıllardır ürettiği haber ve analizlerle kamuoyuna katkı sunmaya devam etmektedir.





























Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.